Cuma, Haziran 19, 2009

Sessiz Felaket

Yağmur başlayalı çok olmamıştı. Sokakta yalnız başına yürüyordu. Hava kararmıştı. Yeşil yapraklarla sarmalanmış ağaçlar rüzgara eşlik ediyorlardı. Vahşi bir danstı bu; bazen rüzgarı kamçılıyordu dallar, bazen de rüzgara dayanamayıp çatırtılarını geceye salıyorlardı. Yetmiş altı numaraya gelince durdu. Ellerini ceplerinden çıkardı. Üşümüştü. Yaşı ilerlemiş, artık eski gücünden eser kalmamıştı. Bakışlarını yukarılara doğru bıraktı. Gözleri üçüncü katın yanan ışıklarında kitlendi.
“Burada olmamalıydın!”
“Onu ne kadar merak ettiğimi tahmin edemiyorsun o zaman.”
Kapı ağzında soğuk kelimeler birbirine çarpıyor ama sessizlikleri bozulmuyordu. Fısıltıyla sarf edilmiş sözlerdi. Kadın, dinleyen var mı diye ortalığı kolaçan etti üstünkörü; sonra içeri aldı onu hızla.
“Bunları almalı!”
“Hayır!”, dedi kadın. Bunların onu daha fazla zehirlemesine izin vermeyeceğim. Oğlumu bir daha benden çalmanıza izin vermeyeceğim.
“O artık senin oğlun değil, biliyorsun. Bunu daha önce de konuşmuştuk. Böyle olmasını kendisi istemişti.”
“İnanmıyorum!”
Birbirlerine bakışlarının rengi değişiyordu. Adamın sert mimikleri yerini ifadesiz bir yüze bırakırken; kadının karşı koyan tavrı yerle bir olmuş, yere bakmaya başlamıştı hüzünle. Evde sessiz nefes alışverişlerinden öte bir ses duyulmuyordu. Duvarlar bile sessizleşmiş, onların ağzından çıkacak kelimeleri bekliyorlardı.
Neden sonra ayak sesleri gelmeye başladı. Yirmili yaşlarına gireli çok olmamış, yüzünde sivilceli ergenliğin kaybolmaya yüz tutmuş lekeleriyle genç adam göründü. Pijamalarının dışında kalan suratından da uyku damlıyordu. Gözleri şişmiş, esniyordu. Adama kuşkuyla baktı.
“Geleceğinden emindim. Gidelim. Anne, bunu anlaman gerek; ben bunun bir parçasıyım. Üzülmeni istemiyorum.”
“Ama üzmekten de vazgeçmiyorsun.” Kadın üzgün ifadesini saklamaya çalıştı; başaramadı. Gözlerini yerden kaldırmadı. Gidecekti. Bunu çok iyi biliyordu. Belki bu kez bir daha da geri gelmeyecekti. Emin olamazdı ya üzüntüsü fırtınalar doğuruyordu içinde.
Genç adam dikkatle adımlarına yön veriyordu. Mavi duvarın önünde dikkatle yerini aldı. Annesine seğirir gibi oldu gözleri, hızla toparlandı. Gözlerini yavaşça kapatırken dudaklarında kıpırtılar görülür olmuştu. Kadının bilmediği bir lisanda tekrarlamaya başladı o cümleyi. Sesi git gide artıyordu.
Duvarın arkasına denk gelen sokakta bir tek lamba vardı. Sokak lambası sarımsı ışığını yitirir gibi oldu ama sonra ışık daha da kuvvetlendi; masmavi bir renkle sokağı aydınlatıyordu şimdi. Ve cızırtılar duyuldu. Birkaç şiddetli patlama sesini takip eden koyu karanlık oldu. Sesleri içine çeken bir karanlıktı bu.
Duvarda mavi bir ışık derinleşti; uzak bir yerden sesler getiriyordu ışık. Kalabalıkların sesiydi; binlerce insanın sesi. Arkasına baktı; yere bakan yüzünden düşen ilk damlayı görürken o da ışığa ilk adımını atıyordu. Annesinin gözyaşı yere düşmeden her şey olup bitmiş; ortadan kaybolmuştu. Adam da yoktu şimdi ortalıkta. Dizlerinin üzerine çöktü kadın, elinde onun haplarıyla ağlamaya başladı hıçkırıklarla.
“Gitmemeliydin.”
Günler ve geceler birbirini izlemekten hiç vazgeçmedi. Annenin gözyaşları hiç durmadı. Çocuk buna hiç aldırmadı.
Üzerinde rengi solmuş bir örtü vardı sadece. Atletle uyuyakalmıştı. Pijamaları komodinin üzerinde ütülü duruyorlardı. Giymeye üşenmişti. Çok yorgundu. Yüzünde uykunun vereceği huzur yoktu. Gözkapakları titriyor, boynunda damarları belli oluyordu. Nefes alışverişi git gide hızlanıyor, terliyordu. Birden irkilerek uyandı.
“Gördüm. Onu gördüm. Beni bekliyor.”
Yaşlı adamın yüzünde genişleyen bir gülümseme hayat buldu.
“Saklandığı yerde dua ediyor. Öldürmesi için tanrıya yalvarıyor. Yaşamın ona getireceklerinden korkuyor. Bizden, benden korkuyor.”
Bir şeyler mırıldanan adam, gencin dediklerine aldırış etmeden odadan çıktı. Kapanan kapının sesiyle irkildi. Duvara baktı. Dinledi. Bugün çok kötü şeyler olmuştu. Bunları duymaktan bıkmıştı. Kulaklarını elleriyle kapamak istedi ama annesinin hıçkırıklarının, kesik kesik aldığı nefeslere sığışan acı dolu feryatlarının sesi hiç kesilmedi. Ölen bir çocuğun ardından ağlayan annesinin çığlıklarını da durduramadı. Ve dahi binlerce iyi, kötü olay zihninde hayat buldu. Duvara baktı; ama duvarlar ona acımadı. Sırlarını çalmıştı. Bu kadar istekliyse, sonuna kadar mücadele etmeliydi sonuçlarıyla.
“Yeter artık!”
Duvarlardan kahkahalar yükseldi. Genç hırsız gözlerini her açışında duvarlar ona daha da yaklaştı. O sahip olmadığı bu yeteneği çalmıştı. Ve şimdi de bunun altında eziliyordu.
Sevgilisinden ayrılan kızın vurduğu duvar suratı oldu ve darbeler karşısında hareketsiz kaldı. Gözleri acıyla yaşardı, ses çıkaramadı.
“Bütün bunların sırrı sende; biliyorum. Sana geliyorum.”
Yaşlı adam, düşünceli gözlerle uzaklara bakıyordu. Kontrol edilemez bir hale girmesinden çekindiği açıktı. Ona ve düşüncelerine eskisi kadar hakim değildi.
“Neden onu arıyoruz?”
“Çünkü bizden çok değerli bir şey çaldı.”
“Ne çaldı?”
“Bir taş!”
“Ne değeri var ki bu taşın?”
“Dünyanın ilk duvarının bugüne kalan son taşı! Ona nasıl hükmedeceğini bilene sonsuz gücünü verir. Çektiğin acıların sebebi o! Öldürmelisin onu!”
Gözleri uzaklara daldı. Bakışları zihninden koptu; zincirlerini kırdı. İradesinin engellerinden kurtulur kurtulmaz derin vadilerden, yüksek tepelerden hızla aktı. Karanlık ve kesif bir sis çemberine hapsolmuş bir ormanın kıyısına vardı. Nefes nefese durdu bakışları. Bu bakışlar ki bakan gözlerden kurtulmuş, sahipsizleşmişlerdi. Ormanın efendisi onları sahiplendi.
Bakışlar yaşlı gözlerde tazelendi. Karanlık bir mağaraydı burası. Elinde eski bir taş tutan yaşlı bir adamdı bu. Eski sahiplerinin ölümüne takibinin sonundaki ellere baktılar. Bakışlar ona umut verdi. Dualarına bir ara verdi. Gerçeklerin ona ihtiyacı vardı.
Adam hızla konuşuyordu. Unutulmuş bir lisandı bu. Konuşanı kalmamıştı. Ayağa kalktı etrafında çizdiği daireden sarı ışıklar süzüldü. Işığı büktü ve ona şekil verdi. Bir hançer olan sarı alevler yerinde durmakta zorlanıyordu. Doğasına uyup bir tene sokulmak, kanla dolup taşmak istiyordu artık.
“Beni duyduğunu biliyorum avcı!”
Genç adam, yanındaki ustasına baktı. Soluksuz kalmıştı. Karanlıklardan yüzüne vuran kelimelerle afallamıştı. Yaşlı adam bu anın yaşanmasından korkmuştu hep, birkaç hapı hınçla parçaladı sıktığı yumruğunun altında.Yutkundu ve cevap verdi genç adam:
“Duyuyorum.”
“Bu işe bir son vermenin zamanı geldi!”
“Çıkmazsan ortaya…”
“Konuşma! Duvarlar artık seninle konuşmayacak. İstediğimiz kan; borcunu ödeyemeyeceğin yol bu. Karar verildi. Yanındakiyle işimiz yok; şimdilik! Öleceksin!”
Kelimeler hafızasında delikler açtı. Geçmişe yuvarlandı. Odasında yalnız başınaydı. Elinde yırtık bir kağıt parçası. Anlamsız bir harf kalabalığına boğulmuştu. Duvarda boya dalgalandı; boya esnedi ve üstüne doğru duvardan fırlamaya çabalayan bir siluet belirdi. Aniden ortaya çıkandan uzaklaştı. İrkilmesi yerini soğuk kanlılığa bıraktı.
“Ne istiyorsun?”
“Senin yardımın gerekiyor!”
“Bu sefer olmaz! Bu işleri artık bıraktım, başkasını bulmalısın!”
“Anneni sevdiğini sanıyordum.”
“Onu bu işe karıştırma.”
“Buna karar verecek kişi sensin!”
Her halükarda ölecektim. Ama öyle ama değil. Anne, beni duyamadığını biliyorum. Duvarlardan hep uzak durmaya çalıştım. Ama peşimi hiç bırakmadılar. Ona karşı gelmemeliydim. Ölüyorum; beni affet. Daha az üzülmeni istemiştim oysa ki.
Sarı alevler kanımı yakıyor. Bedenim parçalanıyor. Duvar dibinde hareketsiz yatan bir cesedim şimdi.
Son bir çabayla gözlerimi açıyorum. Ve son!
Yağmurlu bir günde gömüyorlar beni. Tabut kalitesiz, su doldu içerisi. Üstüm başım çamura bulandı. Mavi ışığı ve kokuyu duyuyorum. Bu kokuyu seviyorum. Kendimi zorlamadan, yavaşça alıyorum burun deliklerimden. Genzimde serin bir esinti oluyor önce, keman taksimi başlıyorcasına ince ve içimi okşayan bir havası var. Sonra ciğerlerim kabarıyor, ağırlaşıyor. Koku kanıma karışıyor, her zerremde yer buluyor; beni sarıyor. Bembeyaz bir buluta sarı çizgilerin vurması gibi bir tebessüm dudaklarımı esnetiyor, karanlık köşelerden birine doğru bakıyorum.
Derin bir nefes alıp gözlerimi kapatıyorum. Açık kalmaları ne korkunçtu. Tabutu parçalayıp yerküreye çıkıyorum. Çamurdan doğma bir mahlukatım. Ormanı bulmalıyım. Yanan ağaçlar görüyorum. Zihnimde anılar esniyor, yer yer kopuklaşıyor görüntüler. An geliyor her şeyi unutuyorum.
Amaçsız dolaşan bir kabustan başka bir şey değilim.
Bir duvara yaslanana kadar başıboş dolaşıyorum. Sonra sarı alevler görüyorum. Sarı eller beni mavi deliğe çekiyor. Mavi bir karanlıkta sarı gölgeler hatırlıyorum en son!

Hiç yorum yok:

Dünde Bıraktıklarım

Nexus

İstanbul, Türkiye
Söyleceklerim olmaya devam ettikçe burada olacağım.