19 Haziran 2009

Medcezirin Ayak Sesleri

“Sadece kısaca aşk ile elini sıkmıştım; el bir pençeydi. Bu pençe beni esir aldı ve yalnız kalbimi değil, hayatımı tehdit etti. Gerekirse onun için ölür veya öldürürdüm, aşkım öyle akıl almazdı ki. Ve o aşk denenmeliydi. Öfkeli bir Tanrı'ya kurban eder gibi, bir hayat verilmeliydi!”





MEDCEZİRİN AYAK SESLERİ



“Sürekli bir şeyler yitiriyor kelimelerim, coşkuları sönüyor ve kuruyorlar; önüne geçemiyorum.”, gözleri sabitlenmişti gözlerine. Söyleyecek kelimeleri vardı ötekinin aklında dudaklarına dolan.

“Bu doğal, onları özgür bırak!”, dediğinde yağmur ilk damlasını bulutlardan kurtardı. Hızla, gözlüğünün gözüne ulaşamadığı aradan süzüldü damlacık; zamansız bir gözyaşına benziyordu artık.

“Bırakmalıyım, anlamsızlıklarından özgürce hikâyeme ulaşsınlar.”, dedi. Durdu bir süre, yerde hareketsiz kuru yaprağın damarlarına daldı gözbebekleri.
“Anlamsız değiller zaten, ama öksüzler; bilmediğim bir hikâyeden gelen bir fısıltı gibi…”, sahte gözyaşını silmedi, ağlamayı özlemişti. Öyle bir ağlamaydı ki özlem duyduğu, bütün duyguların yoğunlaştığı, her şeyin iç içe geçtiği ve bir olduğu… Devam edemedi düşüncelerinin akışına; damlacığı eliyle uzaklaştırdı gözünden.
Ağladığını sandı ilkin. Yağmur damlası olduğunu fark edince çok geçti artık, kelimeleri dilinin ucuna gelmişlerdi çoktan; “ Medcezir hayatımız, içimize huzur doluyor ve zamanı gelince onu yitiriyoruz hızla, bilmesek yeniden dolacağını parlayan gözbebeklerimize; yaşayabilir miydik?”
Konuşmanın sonu gelmişti. Genç adam ellerini ceplerine, adımlarını kaldırım taşlarının girintisine çıkıntısına bıraktı. Diğeri yağmurda bir süre daha bekledi. Sonra o da gitti. Sokak bomboş kalmıştı. Islanan toz çamur oldu, çamurdan bir hikâye doğdu; sahte bir gözyaşının akıl almaz yolculuğu başlamıştı.
***

Boğazını parçalarcasına öksürmeye başladı. Gözleri kan çanağı olmuştu. Sağ kulağında bir sızı ensesine kadar sinsice sokuluyordu. Sessizleşti. Terlemeye başlamıştı. Şakaklarından ve alnından damlacıklar tenini terk ediyorlardı. İyileşecekti.
Yatak soğuktu; alnında ter damlaları yastığa ulaşmaya çabalıyorlardı. Kitap elinden yatağın yanına, halıya düştü. Siyah kapağındaki yeşilin tonlarına sarılmış yağlı boya portre gözlerine dikmişti gözlerini.
“Ben olmanın getirdiği sıradan bir sıradışılıkla uyanıyorum yeniden. Uyku beni alsın, burası bana göre değil!”
Kar başlamıştı. Bulutlar seyrekleşmiş bir hayli, yine de yeri göğü beyaz sarıyordu yavaş yavaş. Rüzgar hızlanıyordu, uğultusu balkon camını hırpalıyordu. Yorgun bir adımın yardımıyla perdeleri kapattı; biraz daha uykuya yardımı dokunurdu şüphesiz.
Yağmur dinmedi birkaç gün. Güneş açacak diye her sabah perdeleri araladı. Burnunu çeke çeke yorgana gömüldü ardından. Öksürükleri azalmıştı. Başı da ağrımıyordu eskisi gibi. Uykuya açlığı bile dinmişti bu birkaç gün içinde. Dışarıyı özlemişti.
Eli birkaç kez kalemine gitti, yazamadı eskisi gibi. Kaybediyordu yeteneğini. Kelimeler ona sırt çevirmişti. Birkaç kağıdı ardı ardına buruşturup attı. O çok istediği hikayesine ulaşamıyordu bir türlü.
Neden sonra bir güvercin kondu balkonda mermerin kenarına. Göz göze geldiler, sanki ona bir şey diyecekti de gagasına lanet ediyordu diyemediğinden. Pes etti ve kanat açtı birkaç saniye sonra. Balkona çıktı. Rüzgar esmiyordu. Kuşun kanatları bir ağaçta duruldu. Açık bir davetti sanki, çıkmak istiyordu zaten dışarı. Bahçeye indi hızla. Ağacın altında durdu. Kuşu aradı gözleri bulamadı. Sabahın ilk saatleriydi. Güneş doğmak üzere hazırlanıyordu.
Bir yaprağa takıldı gözleri; yapraktan ziyade çiğ damlasına…

***

Düzenbaz yağmur damlası şimdi çamura katılmıştı. Nefes alıyordu, bakıyordu, kokluyordu… Dünyaya gelişi hızla tamamlanıyordu. Kar tanelerini hissetti. Soğuktan irkildi. Bir ağaç buldu kendine, köklerine sarıldı sessizce. Ağacın yapraklarına doldu, damar damar hayat oldu. Şekilden şekle giriyor, bir türlü kendini tatmin olmuş hissedemiyordu.
Güneşin açmasını, bulutları parçalamasını bekledi. Günler ve geceler boyunca sabırla yaprakta yerleşti. Oturduğu yerden dünyanın nefesini dinledi. Ağacın hikayesini yaşadı, anılarında yeşile karıştı. Bir güvercinin parlak gözbebeklerinden dünyayı alaşağı etti; izledi.
Bekledi, öğrendi. Zamanı gelmişti. Bir sabah, henüz gün doğmamıştı. Çiğ oldu, damlacık halinde asıldı mağara tavanından sarkan yarasa gibi. Sahte bir gözyaşıydı o, bir göz olmadan anlamsızdı. Bir bedene ulaşacaktı. Bekledi.
Neden sonra gördü onu; gelmişti. Bekliyordu o da. Yapraktan koptu.

***

Kuş kanadının gölgesinin altında bir pençe vardı hayalini çalan. Halbuki hayalleri gerçek olmuştu sahte gözyaşının gözünde parlamasıyla. Kelimeler gülümsüyor, kutsal bir ahenkle satırlarca dalgalanıyorlardı.
Tozlanmıştı rüzgar. Hareketsizdi bulutlar. O ana geri döndü gözbebekleri, damlacığı gördü çiğ haliyle. Ve koptu yaprağından, hızla indi yüzüne. Gözünün ucunda yol aldı; parladı. Zihninde bir ses oldu. Beklenen an gerçek oldu.
Hızla masasının başına geldi. Oturdu. Kalemini eline alınca siyah bir parıltı hissetti; inanamadı. Kağıtta süzülüyordu kuş tüyü misali şimdi. Kelimeler onun değildi, ama bir şekilde ona aitti. İçindeki sesin anlatacak binlerce hikayesi vardı. Sonra durdu. Yazma sırası ona gelmişti. O anın özel olduğunu biliyordu. Hayalleri canlanacaktı; hissediyordu.
Saçlarından başladı yazmaya; siyah, kör bir karanlıktı rüzgarda savrulan saçları. Ve gözleri mavi, dipsiz kuyulardı çölün ortasında serap sanılan. Yüzünü tasvir etti ardından; tenini, dudaklarını… Rüyalarını süsleyen bedeni yazıyordu. Her ayrıntısında nefessiz kalıyor, onun kokusunu, nefesinin buğusunu duyuyordu. Sayfada kelimeler bir oldu. Sonra yazı tamamlandı. Onu nihayet yazmıştı. Ve aşkı, inanılmaz sevgilinin kollarında kendini yazdı.
“Ona sahip olacaksın!”, dedi içinden fısıldayan yabancı bir hikayenin sahibi; çiğ tanesi. İnanamadı ilkin, delirdiğini sandı yazısına baktıkça. Büyülenmişti kelimelerin renksiz uyumunda.
Odanın kapısı açıldı. O buradaydı. Saçlarının kokusuyla gözleri rüyaya daldı. Dudaklarının arasından ölümcül güzellikte bir ses ona hitap etti: “Bedelini kabul ediyor musun?”. Tehlikeyi umursamadı. O karşısındaydı.
O anda boş bir kâğıda imza attı. Hayatı bir hayalin gerçek oluşuna bedel oldu. Hayalin dudaklarında kendini kaybetti. Zamandan sıyrıldı. Mekanı umursamaz oldu. Parlayan kelimeler söndü; el yazısı masanın kenarından gülümsedi. Sahte gözyaşı istediğini alıyordu. Arzu ettiği beden artık onundu.
O, artık o değildi; fark edemedi.
İstediğini almıştı bir damla siluetinde indiği yerkürede. Adım atmanın büyüsüne kapıldı. Duyduğu güzellikleri yaşamak istedi. Görmek istedi bu dünyayı baştan sona.
Zaman geçti, görülecek ne varsa gördüğüne inandı. Bu dünya görülenin ötesine ev sahipliği ediyordu. Anlayamadığı pek çok şey vardı. En büyüğü de aşktı. Nasıl bir yönelişti bu, nasıl bir sabitleniş; anlayamıyordu. Bedenin sahibinin ruhunu okuyor, okuduklarına düşünceleriyle yaklaşamıyordu. Başka bir zihne nasıl olur da bu kadar saplantılı bir bağlılıkla özgürlüğünü kısıtlayabilirdi ruh?
Bu saplantılı hal canını sıkmaya başlamıştı. Birkaç yıl kaybolmuş ama bu bağ özünden hiçbir şey kaybetmemişti. Değişmeyen, azalmayan, kaybolmayandan usanmıştı. Bu bedene gelme arzusu devinimi tatmaktı. Değişim yok olmuştu.
Gitme kararını vermiş, gitme zamanı gelmişti.

***

Bu kokuyu seviyorum. Kendimi zorlamadan, yavaşça alıyorum burun deliklerimden. Genzimde serin bir esinti oluyor önce, keman taksimi başlıyormuşçasına ince ve içimi okşayan bir havası var. Sonra ciğerlerim kabarıyor, ağırlaşıyor. Koku kanıma karışıyor, her zerremde yer buluyor; beni sarıyor. Bembeyaz bir buluta sarı çizgilerin vurması gibi bir tebessüm dudaklarımı esnetiyor, karanlık köşelerden birine doğru bakıyorum. Neden sonra, uykum geliyor. Birkaç ağır esnemeyi takip eden uykumu böldüler işte. Hikayem burada bitiyor.
Sahte bir gözyaşıyla başlayan yolcuğum, kalbimin derin köşelerinden dolup akan kanlı gözyaşımla son buluyor. Gidişiyle onu kaybediyorum. Siyah saçları gölgelere karışıyor. Mavi gözleri bulutların ardına saklanıyor. Şehvet kokan, aralanmış, ıslak dudakları yağmura karışıyor. Bir başıma kalıyorum.
Sular çekilmeye başlamıştı. Ardından bir yıkımı gözler önüne serdi çekilen sahte gözyaşları. Bilmediğim bir yerde, kaybettiğimi bildiklerimin eksikliğiyle yüz yüzeydim. Hava birazdan kararmış olacak. Ve ayak sesleri geliyor sislerin ardından!
Boğazına sarılamadığım sahte bir gözyaşı, ne bir yapraktan kopan çiğ tanesi, ne gökten inen aceleci bir yağmur damlası… Onu bulamıyorum. Önce bir hayalden gerçek olup kalbimde yol aldı, sonra sebepsiz çekip gitti. Onu göremiyorum. Medcezir’in ayak seslerini duyuyorum. Orada bir yerdesin, biliyorum. Sesini duyuyorum ama yine de seni bulamıyorum.
Sessiz başlayan bir hikâyenin hazin sonundan geriye yazılmış bir aşk kalıyor. Çamurda hayat bulan hikâye mürekkeple doluyor, kâğıtta şekilleniyor. Bana kalan hatırası satır aralarından haykırıyor; “bilmediğim bir hikâyeden gelen bir fısıltı gibi…”.

0 yorum:

Eskiden Kalanlar

Kimim?

Eren
İstanbul, Turkey
Yazının veliahdıyla karşı karşıyasınız, insan sayılır işte, öyle her gün sokakta da görebilirsiniz, tabii şanslıysanız...
Profilimin tamamını görüntüle