Bir teselli yok artık. Rüzgar bulutları sarsıyordu. Beyaz gökyüzü hırçın rüzgara boyun eğmiş, sanki üzerime çökmüştü. Atlas artık yerküreyi tutamıyor; omuzları titriyordu. Ve ilk damlasıyla yağmurun içimde bir şeylerin eridiğini hissediyorum. Damlaların her birinin anlatacak ayrı bir hikayesi var, duyuyorum. Bir anda hepsini dinlemeye çalışmamalıydım. Geriliyorum; kaçacak, saklanacak bir delik bulamıyorum. Kendi hikayemi anlatmaktan kaçmaya bir son verme zamanına geldim; kırılma anımı yaşıyorum.
Tuhaf bir düşüş bu; uykudan istemsiz koparılış. Kelimelerim morarıyor, sulu gözlerle cümlenin sonuna yaklaşmaktalar. Tadı kalmadı bu mevsimin. Soğuk eskisi gibi hissettirmezken, dökülen yaprağın çizdiği halkalardan bir hayal kapısı bulamazken, damarlarından isminin harflerini göremezken yaprağın düşüşünde de bir anlam yaratamıyorum gülümsememe. Tuhaf bir anın eşiğindeyim. Farkındayım olacakların, bir teselli yok artık.
Derin bir nefesle tozlu havayı içime çektiğimi hatırlıyorum. Yüzümün yarısı uyuşmuştu. Üşümüş, cenin şeklinde kıvrılmıştım. Halının böylesine rahat olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sırtımda hafif bir ağrıyla doğruldum. Ufak bir kan göleti vardı aklımda hayal kırıntılarına karışmış. Hatırlıyordum daha dün gibi ve emin olamıyordum gerçekliğinden. Kan damlasının alnından yanağına süzülüşünü görüyordum defalarca. O ana bağlanmış, onu unutamıyordum. Yavaşça beyazlayan tenindeki soğukluk odada esiyordu adeta. Gözlerimi açmak istedim ama emin olamadım hangi tarafın bana gerçekleri göstereceğinden.
Yürünecek bir hayli yol vardı. Sıklaştırdığım adımlarımla yağmurun altından süzülüyordum. Yeterince ıslatamadığına sinirlenmiş olsa gerek ki hınçla yüzüme vuruyor rüzgarla ve onunla kıyasıya bir savaşa başlıyorum ateşten bakışlarımla. Yenileceğimi bile bile veriyorum mücadelemi, terim yağmur damlalarına karışacak en sonunda; biliyorum.
Kaloriferin de hali kalmamış; ısıtamıyor eskisi gibi. Belki de ben ısınamıyordum. Önümde birkaç defter açık, bir kısım karmaşık notlar alınmış. Pencerenin kıyısına bir güvercin sokulmuş, bana bakıyordu. Titriyordu sanki, belki de içimin titremesiydi bu.
Artık kabullenmeliydim. O ölmüştü. Bu durumu hiçbir şekilde değiştiremeyecektim. Onu bir an olsun aklımdan çıkaramıyordum. Deniz kıyısında bir kayanın üzerindeydik en son. Bundan birkaç ay önceydi. Yaz sonundaydık, yağmurlar başlamıştı. O gece bulutlarla doluydu ama yağmursuzdu. Uzaklarda şimşekler çakıyordu. Sessiz, siyah bir geceydi ve şimşekler ona inat bir an durmaksızın maviye boyuyorlardı gecemizi damar damar. Eski aşklardan, kalp kırıklıklarından bahsediyorduk. Sen bir sigara yakmıştın, ben şişeden son yudumu aldıktan sonra. Dalganın biri haddini aşmış köpüklerini ellerimize uzatmıştı. Kalkmaya yeltenmiştim, elimden tutana dek. İyi ki o anı olabildiğince uzatmıştık.
Amansız çıktım sokağa, isabetsiz adımlarla mezar taşını buldum. Belki saat belki saatler geçmişti. Bir kadehten sonrasının anlamsızlaşması gibi zaman dakikalara sarılmış benden uzak duruyordu. Bir teselli yoktu artık ne şarkıda ne ağlayan göğün ıslak gözyaşını soluyan yabancı bir yerde. Telefonundan birkaç şarkı çalmıştın. Susup dinlemiştik, ezbere bilsek de eşlik etmemiştik. Dalgalar bile durulmuştu o anda. Şimşekler çaksa da gök gürültüleri bizim sessizliğimize dokunmamışlardı.
Cenazenden kaçar gibi uzaklaştığım için beni affet. Toprağa adım atarken arkandan bir avuç kahverengi ev hediyesi veremediğime hayıflansam da, ne olur sitem etme bana. Yapamadım. Tabutta olman yeterince berbattı zaten. Bir de gömülmene dayanamazdım. Ama bak, yanındayım. Şimdi burada yapayalnızız. Eskisi gibi saatleri devirelim, konuşacak epey olay olmuştur. Seni dinliyorum!
O günü yaşamalıydım. Yaşadım. Seni yeterince yalnız bırakmıştım zaten. İzninle bu işi artık bitirmeliyim. Gecemde ve günümde görüyorum defalarca, buna dayanamıyorum. Bundan artık kurtulmalıyım. Gittin, bütün yükü bana bıraktın. Adil mi böylesi?
Dünyanın sonuna yaklaşıyorum. Levhanın sonundan akan büyük çağlayanların yakınındayım. Hava aniden soğuyor, sular kabarıyor. Sokağın ortasındayım, yalnız başıma, saçlarım rüzgarda; darmadağınığım. Ağaçlar yapraklarından soyunuyor, dallar rüzgarı kamçılıyor; rüzgar daha da hırslanıyor. Yüzümde tarifsiz bir huzur, attığım her adımda rahatlamaktayım.
O deftere ilk şiirlerimi yazdığım günü hatırlıyorum. İlk kez aşık olmuştum. Kalbim yabancı duygularla sarhoş olmuş, ne yapacağımı şaşırmıştım. Platonikti, en güzeli de böyle olmasındandı. Bir hayal dünyası yaratmıştım kendime kendimce. İçinde onunla baş başa hayallerimin gölgesindeydik. Ve içimden ne geldiyse yazmıştım bir kelimesini bile silmeden. Ve sen okumuştun her birini. Ben elimi çeneme yaslamış denizde gülümseyen yakamozlara isyan ederken, sen ilk kez aldığım kalp yaramı teselli etmiştin ipeksi kelimelerinle. O gün, o defter zamanından erken kapanmıştı; bir daha açmamaya yemin etmiştim yanında. Hatırlarsın. Hatırlamalısın; o kadar da çok zaman geçmedi.
Babanın sana aldığı kolyen de oradaydı. Cenazeden sonra koymuştun. Oradaydım. Birlikte kilitlemiştik. Çok içtikten sonra istemsiz yutkunurdun bir iki kez. Omzuma yaslanınca ağlamaya başlardın. Konuşmazdık. Nedenini de bilirdik, çaresizliğini de. Susmak güzel bir yoldu; konuşmadan bulduğumuz, ölesiye sarıldığımız…
Oyuncak bir bisiklet koymuştuk; metal ufak bir bisikletti. Bir daha hiç binmeye çalışmayacağım o bisiklet gibi. Bütün çocuklar bisikletlerine binerken hep yapacak bir işim çıkardı. Kendime yalan söylemeyi iyi becerirdim, ama sen gözlerime bakardın, anlardın. Bazen aksayarak yürüdüğümde yorulduğunu söylediğin, oturduğumuz gibi bir köşeye. Ben hastalığımı hiç kabullenemedim. Sen hep bildin, hep yanımda oldun. Bisikleti de kilitlemeden önce, emin misin dediğini hatırlıyorum. Hiç o kadar emin olduğumu da sanmıyorum ömrümce. Bacaklarımdan o hastalığı çıkarıp atabilmeyi istediğim kadar büyük bir istekle çıktı dört harfe sığan onayım.
Bir de ilk okuduğun roman vardı orada; sayfalarında yaprak koleksiyonun. Onu neden koyduğunu hiç söylemedin. O kitabı hiç okumadım. Okumayacağım da. Söylemek istememiştin, söz vermiştik o kutuya koyduklarımız konusunda. Kim bilir kaç yaprak biriktirmiştin içinde, büyük çınar yaprağının damarlarına baktıkça dedemin elini hatılıyorum, demiştin. Sonra yanağını ovuşturmuş, kaşlarını çatmıştın. Konuyu da kitapla beraber kapatmıştın.
Bir metal para atmıştım içine, para için ilk defa kavga ettikten sonra. Atarken sinirliydim. Gözlerime kenetlenmişti gözlerin. Konuşmamıştık yine. Git gide yaklaşıyordum. Bu kutuyu hiç açmayacaktık. Ama içindekiler çoğaldı. Tek kişinin taşıyamayacağı kadar da ağırlaştı. Belki de zayıflayan bendim hayatın akışında.
Çok sözler vermiştik birbirimize belki çocukluğun umursamazlığıyla belki de bir şeyleri korumak umuduyla. Umudum kalmadı ve umursuyorum artık hayatın sunduğu her şeyi. Bir şarkının kısık nağmeleri kulaklarımda çınlıyor. Uzaklarda deniz sesi, dalagalar… Martı feryatlarını duyuyorum. Ve kayalarda parçalanan dalgaların köpüklerini hissediyorum.
Sitedeki eski evi hatırlıyor musun. Sahildeki kırık pencereli iki katlı evi; satılmış. Kutuyu ikinci kattaki odaya saklamıştık. Ne zaman bekçi orada görse bizi kaçardık soluk soluğa kalıncaya dek. En son yedi yıl önce gittik oraya. Unutmadım; unutmadığını da biliyorum. Oranın kapısındayım şimdi. Ev yenilenmiş, kapıyı çalıyorum. Genç bir kız açıyor.
Bir kutu aradığımı söylüyorum. Çok da detaya girmeden yerini tarif ediyorum. Gözlerindeki ışıltıda sanki seni görüyorum. İçeri gidiyor, bir süre geçiyor; geliyor.
“Biz de bu kutunun sahibinin kim olduğunu merak ediyorduk, buyrun”, dedikten sonra hikayenin o kısmını atlatıyorum. Bir çocukluk hatırası ellerimde kıvranıyor. Sahile iniyorum. Anahtarı cüzdanımda hala saklıyorum. Açmak istemiyorum.
Bulutla doldu yine gökyüzü. Beni affet.
Kutu serin çakıl taşlarının arasından uzaklaşıyor. Önce rüzgarı tadıyor büyük bir ivmeyle, sonra serin dalganın altında salınan soğuk Marmara’nın tuzlu mavisini. Kitap ıslanıyor, yapraklar bir an canlanır gibi olup çürümeye başlıyorlar. Mürekkebi dağılıyor mısraların, gençlik şiirlerinde kelimeler dağılıyor, sayfalar birbirine karışıyor. Kolye bir köşede, bisiklet bir başka köşede ve birkaç fotoğrafta sessizce boğuluyoruz.
Ne istediğimi biliyordum ama ona birden ulaşmak beni korkutmuştu. (III. 236)
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Dünde Bıraktıklarım
-
►
2007
(28)
- ► Nisan 2007 (19)
- ► Temmuz 2007 (1)
-
►
2008
(115)
- ► Şubat 2008 (1)
- ► Mayıs 2008 (80)
-
▼
2009
(33)
-
▼
Haziran 2009
(23)
-
▼
19 Haz
(22)
- Anahtar
- Geri Dönen Zaman
- Beyaz Sessizlik
- Görülünce Biter Hikaye
- Beyaz Bir Gece
- Sözlerini Unuttuğum Bir Şir
- Ertelenmiş Bir Bahar Sabahı
- Gelinciğe Hasret
- İhtiyar
- Masmavi Bir Kelime
- Gökyüzü Ağlıyordu
- Medcezirin Ayak Sesleri
- O Uyanışla
- Sessiz Felaket
- Bir Teselli Yok Artık
- Unuttukça Uyanıyordu
- Sararmış bir anın Uykusuz safağısın Söylenmemiş bi...
- Minareler görüyorum Bembeyaz minareler Bir çölün o...
- Üzülme
- Gül Dalından Güzelsin
- Eskisi Gibi
- Bu Gece
-
▼
19 Haz
(22)
- ► Eylül 2009 (1)
-
▼
Haziran 2009
(23)
Nexus
- Eren
- İstanbul, Türkiye
- Söyleceklerim olmaya devam ettikçe burada olacağım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder