Cuma, Haziran 19, 2009

İhtiyar

Kendimi bildim bileli şubatlar İstanbul’da soğuk geçer. Onunu geçtik, yarıladık neredeyse bu ayı da. Zaman umursamaz bir tren gibi çakıl taşlarını üzerime savurarak geçiyor. Bakırköy ufak yerdir aslında. O kadar çok insan sıkışmıştır ki içine, kalabalığa baktıkça büyür binalar, sokaklar, caddeler… Sonra sen küçülürsün onun içinde, erir kaybolursun.

Montumu çeneme kadar sıkı sıkıya kapatmıştım. Beremi güzelce takmış kaşkole ihtiyaç duymamıştım. Hala kollarımda ve bacaklarımda engel olamadığım bir üşüme, hafiften gelen bir titreme vardı. Hızlı adımlarla minibüse ilerliyordum. Dersler çok yoğundu. Başım çatlayacak derecede ağrıyordu. Ah, bir de şu dersler olmasa bu soğukta, evde oturmak varken sokağa adım atar mıydım hiç? Matematik, fizik derken içim sıkılıyor. Köşeyi dönerken kitapçıyı görüyorum. Hem çok üşüdüm hem de bütün gün çok sıkıldım diyorum ve giriyorum içeri, biraz kendime zaman ayırsam çok mu?

Raflarda romanlar itinayla yerleştirilmiş, konularına göre ayrılmış. Aradığım bir şey yok aslında. Bakınıyorum.

Telefonum çalıyor. Evden arıyorlar. Merak etmişler. Saate bakıyorum, yarım saat olmuş geleli, bugünlük bu kadar yeter. Hava kararmış. Bu aylarda hava çok erken kararıyor. Sanki gecenin körü, gökyüzünde bir parça bulut dahi yok, yıldızlar parlıyor.

O sırada yaşlı bir adama gözüm takılıyor. Bastonunda güç alarak yavaş yavaş ilerliyor. Öyle ki her adımda yüzü buruşuyor, belli acı çekiyor. Üzülüyorum haline, elden ne gelir ki? Hızla ilerliyorum. Minibüs tıklım tıklım dolu, nefes almak bile zor. Yaklaşınca eve, kendimi zor bela atıyorum dışarı. Yerler çamur, sözde kaldırımlar yenileniyor. Ne zaman eskidi beş yıl önce döşenen kaldırımlar diyor, devam ediyorum. Dün mü yağmur yağmıştı yoksa ondan önceki gün mü, karıştırıyorum.

Eve yaklaştım. Sokaklar çok sessiz. Birkaç kedi geçti önümden o kadar. Canlılığa dair bir de perdelerin arkasında yanan ışıklar var. Fazlasını beklemiyorum zaten, alıştım. Apartman kapısından girip zile basıyorum. Bekle ki açsınlar kapıyı. Anahtarımı unutmasam ne olurdu sankİ?

Elimi yüzümü yıkayıp kendimi kanapenin üzerine bırakıyorum. Bundan güzel an olamaz. Sırtımda uyuşukluğa dönüşen ağrı yavaş yavaş yok oluyor. Bacaklarımda kaslar gevşiyor. Başımın ağrısı azalıyor. Uzandığım yerde uyukluyorum. Yemek saati zar zor sofraya kalkıyorum. Ne yediğimin farkında bile değilim, çok fena uykum var.

Sabahın yedisi. Bu saatte başlıyor gün işte. Çantamı sırtlanıp okul yoluna düşüyorum sonra dersane ve evle son bulacak bugün de. Ama anlatmamın nedeni başka. Bugün tuhaf bir olay oluyor. Mezarlığın yanından yürüyorum. Minibüsler dolu, biraz yürürsem açılırım belki demiştim.

Onu gördüm, yaşlı adamı. Yolun karşısındaydı. Yüzünde acı çeken ifadesi her adımla daha da derinine kazınıyorken ben bakakaldım. Yanımda mezarlık, önümde acılar içinde ihtiyar. Nasıl bir çağrışım, nasıl bir tesadüftü bu. Kenarda durdum, bekledim. Adam ne tarafa gidecek merak etmiştim bir kere.

Mezarlığın önünde durdu, soluklandı. İçeriye girecekti, adımlarını ardı sıra atmaya başladı. Arkasından gitmekteydim. Neden böyle bir şeyi yaptığımı bilmiyordum. Ama kendimi de engellemek için özel bir çaba sarfetmedim.

“İyi akşamlar!”, dedim.

Dönüp bana baktı. Baştan aşağıya ince ince bakarak beni süzdü. Damarları ellerinden fırlamış, yaşlılıktan teninde kahverengi lekeler belirmeye başlamıştı. Parçalanıp toprağa karışacaktı sanki. Titremeleri beni korkutuyordu. Hırıltılı bir sesi vardı. Teni mermer gibi bembeyazdı. Ve bakışları dondurucuydu.

“İyi akşamlar delikanlı! Nasıl yardımcı olabilirim?”, dedi o hırıltıların arasından. Sesi sessizliği özletiyordu. Ürperdim. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Aslında neden onunla konuşmaya çalıştığımı da bilmiyordum.

“Yardıma ihtiyacınız olabileceğini düşünmüştüm!”, diyebildim en sonunda. Bakışları beni rahatsız etmeye devam ediyordu. Zihnimden geçenleri okumaya çalıştığını düşündüm bir an. Adam gülümseyince, ifadem suratımda dondu. Anlıyordu. Oradan uzaklaşmak için bir bahane bulmaya çalıştım. Ama tam da bu sırada konuşmaya başladı. Kelimelerini durdurma fırsatım olmadı.

“Evet, var. Çok teşekkür ederim. Evime kadar bana eşlik edersen sevinirim.”, dedi ve mezarlığın kapısından geçti. Arkasında şaşkınlıktan donakaldım. Gülümseyen gözleri inci dişlerini serbest bıraktı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Evine kadar ona eşlik etme fikri canımı sıkmıyordu ama mezarlığa doğru ilerlemiş olması iliklerimi donduruyordu.

“Yanlış tarafa gitmiyorsunuz ya?”, dedim. Sesim istediğim gibi kendinden emin ve tok çıkmıştı. Sesimin çatlayacağından korkmuştum halbuki. Beni bir süre süzdükten sonra başladı konuşmaya:

“Sanmıyorum, uzun yıllardan beri rutinimi bozmaktan yana olmadım.”, dedi. Muzip bir gülümseme yüzünde yerleşti. Uzun zamandır gülümsemediği apaçık ortadaydı. Gülümseyince ne yapacağını unutmuş bir yüz vardı. Gülümsemeyeli çok olmuştu sanıyorum ki.

Sessiz adımlarla ilerledi çamların arasında. Korkmuyordum. Belki biraz tedirgindim ama onu takip etmeye başlamamı engelleyecek gibi değildi. Ardı sıra yola koyuldum. Birkaç dakika sonra yaşlı adam durakladı. Eğildi bir mezarın duvarına oturdu. Soluklanması gerek sandım başta. Sonra bunun tanıdığı bir mezar olduğunu anladım. Mezar taşını okşuyor, sarılıyor, bir şeyler söyleyip duruyordu. Ceketinin sol üst cebinden bir mektup çıkardı. Toprağın üzerine bıraktı ve sonra bir gülü öpüp mektubun yanına özemle yerleştirdi. Ayakta durmakta zorlanan o zavallıdan eser kalmamıştı.

Mezar taşına eğildim, ismini okudum. “Melahat Perçemli” yazıyordu. Şimdi anlıyorum, boşu boşuna adamdan korkmuştum. Hayal dünyam gerçeklerle bağını biraz daha sağla tutmalıydı böyle zamanlarda. Utandım. Hayat hiçbir zaman masallardaki gibi olmuyordu zaten.

Adamcağız uzun süre eşiyle oturdu. Bir an mektubu ellerine yeniden aldı. Özenle açtı ve kısık, duygulu bir sesle ona okudu kelimelerini. Sonra ağladı.

Bir zaman sonra fark ettim gözlerindeki ıslak sevgiyi, onu çok özlüyordu. Soramadım. Onu daha fazla üzemedim. Buna hakkım yoktu. Ayağa kalkmasına yardım ettim. Dizleri istemsiz titriyorlardı. Sanki aklına haykıran bedeni oradan ayrılmamak için bu yollara başvuruyordu.Yürüyordu şimdi bana yaslanmış.

Bir saat sonra evine vardık. Cumbalı ahşap bir konaktı. Arka sokaklarda saklanmış bir saraydı. Kapıya çıkan merdivenleri adımlarken seslendi bana:

“Teşekkürler delikanlı!”

Bir şey diyemedim. Bir süre bekledim. O, kapıyı arkasından kapattı. Ben bu aşkın büyüsüne kapıldım. Nasıl bir aşk ki yürüyecek hali yokken dahi her gün yollara düşüyor, ona mektuplar yazdırıyordu.

Cebimden ona yazdığı mektubu çıkardım ve okumaya başladım.

Hiç yorum yok:

Dünde Bıraktıklarım

Nexus

İstanbul, Türkiye
Söyleceklerim olmaya devam ettikçe burada olacağım.