Pazartesi, Ocak 25, 2010

Derin Mavi'ye Yolculuk

Temmuz Sancısı

Senden bizim adımıza bir ay seçmeni istiyorum; o kadar. Gerisini bana bırakmanı rica ediyorum. Yaşayamadığımız bütün bir hayatı oradan başlayıp kaleme alacağım; hayallerin, hayallerim… Biz bakışlarımızla kısa zamanlara çok büyük sığınaklar kurduk, biz seninle denedik. Ama biz yanlış yerde, yanlış zamanda tanıştık. Biz çok farklı olabilirdik; beş sene sonra çıkmanı isterdim karşıma, o zaman inanırdın bana. Ve dahi, bana gelene dek daha fazla acı çekmeni isterdim; ne kadar huzurlu bir liman olduğumu anlaman için. İşte ben o kadar delicesine sevdim ki göze alıyordum sana acı çektirmeyi bile. Ve ben; son liman… Geldiğinde kendimi paramparça ederdim ki bu kıyı son durağın olsun. İstemesen bile, tek çaren ben olayım. Ben, bencilce sevdim seni. Masmavi bakmanı özledim; her yağmurda gökyüzüne utangaç bakışlar atıp seni aradım. Gözlüklerim sudan sırılsıklam olunca da çıkarıp sisli bir yağmura daldım; her defasında aradım, bazen bulduğumu sansam da hep yalnız kaldım.

Hangi yıl, hangi saat kimin umurunda; sen geliyordun, ben bekliyordum. Dalgalar; beyaz dudaklarında duyamadığım binlerce kelimeyle bana sesleniyorlar. Ki senden gelmekte bu sözler; sevmek anlamaktır. Bazen dünyayı duyduğumu hissediyorum kalp atışında ve bazen gözlerine dalıp geçmişe dönüyorum; pişmanlık, kırık hayaller ve iyi yazılmamış sonlar. Temmuzu seçtin sen. Neden demeyeceğimi zaten biliyorsun. Biz başkalarına anlamsız gelen sözlerimize soru işaretlerini koymadık hiç. Anlamadığımızda bile… Çünkü anlatmak öldürmektir dedik içten içe, sanrılarımız bize eşlik ederken. Sen hiç duymadığım bir dilde konuşuyordun sanki o gün; hani anlamasan ne olur dersin ya, o bakışları, o tavırları görebildikten sonra. Ve bizim için anlamak bir süreçti; birbirimizi, kendimizi bulurken içinden defalarca geçtiğimiz. Ve biz o yolda kaç kez kaybolduk, kaç ölümle yüz yüze geldik. Bizi seninle ayıran uzun zaman dilimlerine lafım yok. Telefonun rehberimde ama aramadım. Bugün sen telefonumu isteyinceye kadar bunun iki taraflı bir günah olduğunu söyleyip, avuttum kendimi. Silmiş miydin beni rehberinden, kaybetmiş miydin? Şimdi ya suç sende ya da bende ağırlaşacak. Bir suçlu mu arıyorum? Bir suç olarak mı görüyorum bu yalnızlıkları…

Aklım başımdan gitti bir tek satır yazınla; Geçen gün yazılarını okudum, hepsini. Durdum, bir şey söyleyemedim. Neden sonra konuşmaya, yazmaya başladım;

Neden? Hepsini mi?

Evet. Ve bir şiir gördüm; ilk defa bu kadar etkilendim. Bunlar benim sana söylediklerimdi.

Evet. Sana yazdığım, seninle yazdığım bir şiir. Özür dilerim, biraz hırsızlık bu.

Hayır, dileme özür filan. Çok hoşuma gitti.

Aramıza bir süre sessizlik girdi. Bir süre öyle sessiz kaldık ki zaman durdu sandık. Belki tek istediğimiz buydu bu hayatta; zamanı durdurabilmek. Biz akan zamanda yol alamadık. Bizim tek eksiğimiz buydu. Bir an böyle kurdum işte; seni de bu hayalime ortak oldun sandım. Sen sonra devam ettin konuşmaya o güzelim sesinle. Belki de bir nefes bile ara vermedin konuşmaya, ben öyle sandım.

Görüşmeliyiz bence.

Bence de. Kesinlikle görüşmeliyiz.

Neden yazmıyorsun peki artık?

Korkuyorum. Değiştiğimden, eskisi gibi yazamayacağımdan… Ve en çok da hayallerimdeki yazılarımdan çok uzak, silik kalacaklarından…

Hayır. Böyle söyleme. Yazmalısın; hemen şimdi!

Belki de haklısın.

Şimdi çıkıyorum, ama telefonunu ver. Ve ne zaman görüşeceğimizi söyle.

İşte telefonumu verdiğim, salı gününe sözleştiğim an böyleydi. Yine uzun bir aradan sonra mavilere bırakıyordum kendimi; iki mavi derin gözbebeği… Ve yine beni tetikliyordu; yine teşvik ediyordu. Her şey böyle başladı; bir sancı mıydı yoksa masal mı göremiyordum.

Şubat’a Doğru

Hangi gündü en son seni gördüğüm, inan hatırlamıyorum. Uzun zaman geçti, hak vermelisin bana. Ya sen, ara ara yazdın sen de. Ama aksine hiç ben yazmadım; hep sen yazdın. Hep ben cevapladım. Belki kalbim kırılmıştı, belki umutlarım… Bunu şimdi söylemek çok zor… Biraz zaman geçsin dedim, belki de. Ayarını tutturamadığım aylara yenik düştüm. Ve artık sabahları denizde yolculuk ediyorum; deniz otobüsleri… Vapur değil belki ama bana seni hatırlatmaya yeterli. Etrafıma bakamıyorum oturduğum koltuktan; sanki herkes sen. Ben; gözlerini cama dikmiş, kabaran dalgaları izleyen ben… Ve sen; gözlerinde kim bilir ne hayaller, ne hikâyeler…

Belki de en zoru bu hikâyeyi yazmaktı.

O şiiri hatırlıyorum; ezberimde kaldığınca yazacağım. Bir gece yarısından sonraydı, yine bu masa, yine bu sandalye… Ama yazarsam anlatamam. Kelimelerimi çalıyor kısacık şiirler; beni mahvediyorlar. Belki de çoktan noktayı koymak gerekiyordu.

Elimde yüzyılların yadigârı eski bir kalem olmalıydı; parşömenlere yazmalıydım. Sonra yakmalıydım; yakabilmeliydim kendimi, anılarımı, seni… Sesini ateşte duyabilmeliydim. Nefret mi sardı içimi, neden hiç haberim olmadı bunca zaman?

Seni tanımak dedin,
Vapurda mide bulantısı gibi,
Ama şikâyet etmiyorum,
Garip, hoşuma gidiyor…

Ya seni tanımak,
Yağmur damlası,
Uykuda bir rüyaya âşık olup,
Ertesi gün sokakta onu bulmak gibi…


Bazen söylenecek söz kalmamıştır. Bazen susmak ister insan. Eğer seninle olabilseydim susardım. Konuşmak kaybedenlere mahsus… Yazmaksa… Onu ben de bilmiyorum; bunu bir yazı olarak görme, kendimle konuşmam sadece. Seninle bu kadar rahat konuşamazdım; yakın hissetmediğimden değil, fazla yakın hissettiğimden.

Şimdi bir şeyler yazmaya başlamanın tam sırası. Hatırlıyor musun köprüyü? O kitabı, o seni çok etkileyen kitabı okudum. Muayenehaneye gidişini hatırlıyorum. Keman seslerini dinleyişini de diğerinin. Sonunda intiharını da hatırlıyorum. Ama gururundan dönmeyişi var ki onu unutamıyorum.
Hâlbuki ne çok sevmişlerdi.

Biraz zaman geçsin, bekle diyorum kendime.



Hiç yorum yok:

Nexus

İstanbul, Türkiye
Söyleceklerim olmaya devam ettikçe burada olacağım.