Perşembe, Mart 13, 2008

Karanlık Haddini Aştı

KARANLIK HADDİNİ AŞTI
Beklemek acı verse de hayat böyle geçiyor...
"Daha ne kadar bekleyeceğiz" dedi küçük çocuk babasına. Babası sessizliğini bozmadı, o da sıkılmıştı. Biraz zaman geçti, adam yerinden kalktı, çocuk heyecanlandı, sıra nihayet onlara gelmişti, bekleyişin bitmesine bir tek, her şeyden habersiz, çocuk sevinmişti... Bilmemek ne güzel şey!
Yürüdüler, yürüdüler...
Her tarafı acı kaplamıştı, beyaza görünmez kara lekeler yapışmış, çıkmıyorlardı, hayatların söndüğü, göz yaşlarının hesapsız döküldüğü, soğuk, beyazlığıyla iç karartan hastanenin koridorları onlarca çaresizin bağırtılarıyla sessizleşiyordu...
Endişe değil başka bir şey vardı adamın gözlerinde, korkuyordu, oğlunun elinden tuttu, çocuk anlayamıyordu bu kadar çok insan niçin hiç gülmüyor, hep kederle ve acıyla bakıyorlardı, çocuk anlayamıyordu...
Çocuklar basit olan her şeyi çabucak anlarlar, hayatı anladığını iddia edenler en büyük yalancılar, beyaz önlüklüler de bıkmışlar, sanki çamaşır makinası ya da bozuk saç kurutma makinası tamir ettikleri, fark etmiyorlar, ellerinin altında sızlananlar, onlar gibi birer insanlar... İnsanlıktan çıkmış artık insanlar...
Hastane koridorları beyaz, bembeyaz... Hep ilaç kokar, ne zaman gitsem kusma hissi sarar midemi... Hiç sevmem, hiç...
Çocuk pek de önemsemiyor gibiydi kokuyu, arada bir burnunu çekiyordu, nezle herhalde, duymuyor ki kokuyu.
Çocuk aslında hiçbir şeyin farkında değil, sessizce etrafa bakmakta, anlamaya çabalamakta. Bunun için de en güzel yol incelemek, gözleri bir o yana bir bu yana bakınıp duruyor... Hastaneler neden beyaz? Buradaki insanlar neden mutsuz? Neden herkes sessizce konuşmaya özen gösteriyor? Neden kimse bir başkasının gözlerine dahi bakmaya çekiniyor oldu ki konuşmak zorunda kaldıysa biriyle? Zavallı ufaklık, anlamsızlığı, karamsarlığı, acıyı, tesellinin aldatıcılığını kabullenecek yaşa gelmedi daha! Gelemeyecek de...
Bakıyor, görmek değil çocuğun yaptığı, görse gözlerinin içi nasıl parlardı böylesine? Anlasa çocuk yüzüne yakışmayacak bir siluete bürünürdü, yazık olurdu...
Anne susuyor, derin bir sessizlik onunki, dokunsan ağlayacak sanki, oğluna dahi tek bir kelime söyleyecek hali yok ki, gerilmişler ikisi de, çelik teller mi desem pamuk ipliği mi bilemiyorum zavallıların sinirlerine...
Kopmalarına az kalmış, beyaz kapı karşılarına çıkıvermiş, aralanıvermiş, bembeyaz bir ışık, beyaz boyalı koridoru aydınlatıvermiş, şaşırıvermişler, gözleri kamaşıvermiş, çocuk heyecanlanıvermiş, baba hemşireye yemyeşil banknotlar vermiş, acılar, hayal kırıklıkları, hüzünler satın almak içinmiş...
"Biraz bekleyin, buyurun oturun. Doktor Bey'in biraz işi var, hastası çıksın sizi kabul edecek!"
İçerden feryatlar koptu, sahibi çocuk sanki ölüyor, ölesiye acılar çekiyor, kimse duymadı mı? Nereden geldi peki bu ses? Bilinmezlikler artıyor...
Adam içten içe gömüldü sandalyenin beyaz zeminine, beyaza dair hiçbir şey kalmamışken kalbinde, ve ruhunda kararıyor umutlar, lanet gerçek boy gösteriyor, ağlamaklı oluyor, oğluna bakıyor, eşine bakıyor, ağlamak istiyor, ağlamak zorunda, duygular sel oldu vurmakta, yol bulup akmak zorunda...
Dondu bakışları yaş akmaya susamış gözlerde, sustu zavallının dili, ne çok sözü vardı kim bilir ya diyeceği...
Dikkatimi bu şirin hikayeden uzaklaştıran bir konuşma, şu kapıdan mı? Hayır, diğerinden... Gidiyorum, kapıdan süzülüp geçmek çok tuhaf, insan kendini gerçekten gerçekdışı hissediyor, iki üç beyaz önlüklü bir masanın etrafına toplanmışlar; çayları, kahveleri, simitleri, poğaçaları...
Doktor diyesim gelmiyor onlara, buraya da hastane diyesim gelmiyor ya, mezbahayı andırıyor; kokusu, beyaz önlüklüleri, kanı, pisliği, vahşeti...
"Hasta hiç hayat belirtisi göstermedi, kaç gün oldu, bence geri dönmesi olanaksız, ama onlarcasını döndürebilir?"
Kalbim atmıyor mu? Git mezarları tartakla katil herif!
"Haklısın ama ailesi ikna olur mu? Ne dersin?"
"Olurlar olmasına da güzel bir konuşma yapmak gerek, hem zavallılar günlerdir hastane köşelerinde perişan oldular..."
Evet, sevgili iyilik meleğimize de bakın, perişan olmuşlar, benim halime baksana sen, lanet herif, sana diyorum, eğer hayata dönersem ilk işim boğazına yapışmak olur, eğer o lanet kasap ellerini bana değdirecek olursan, olursan... Hiçbir şey yapamam! Ama annem, babam... Asla izin vermezler, vermezler...
Ya beni bu kasabın ellerine bırakırlarsa...
Korkuyorum!
İzlemek aslında en güzeli, hayatı izlemek, görmek, hissetmek, hissedermiş gibi hissetmek... Rüzgara karşı ellerini açmak ya da denizin dibinde sırt üstü uzanmak gibi...
Aslında hayatın kaynağı su, kabul ediyoruz... Ama farkında değiliz, benimsemiyoruz, özümsemiyoruz. Unutkanlığımız, en büyük derdimiz, beni parçalayacaklar, ama hala hayatta kalmaya çabalamamı fark etmemekte direniyorlar, beni diri diri parçalayacaklar, izlediğimde bana kızdıkları, okuduğumda tasvip etmedikleri, yazdığımda iğrenç buldukları ne varsa fazlasıyla bana yapacaklar... Ben belki de kaderimin yazdığı sonu defalarca yazdım hayali benlerle...
Şimdi kurguların gerçeklik aynasında ete kemiğe bürünme zamanı geldi, ve etimi kemiğimden ayırıp, paramparça posamı, işe yaramaz parçalarımı bir poşete koyup gömecekler, ne kadar da duygusal; Allah belalarını versin!
Zavallı ufaklık, suratını mı astın sen? Üzülme, hiç değilse seni ecel alacak, vahşiler seni paramparça edip ziyafet çekmeyecekler! Neden suratını astın bakalım, söyle Eren Abi'ne!
"Anne çişim geldi!"
Sen de beni duymuyorsun, değil mi? Kimse duymuyor ki zaten! Belki de ben yokum, böyle bir şey mümkün mü? Yapma Eren, bu delilik. Ama parçalayacak olmaları normal bir şey, alış dünyamızın güzel gerçeklerine, değişmez düzenine...
Daha önce hiç tuvalete götürmemiş gibi şaşkın annesi, yazık! Adam biraz daha sakin, metanetli, güçlü... Öyle de olmak zorunda, değilse bile, olamayacak olsa bile... Çocuğun elinden tutup götürüyor onu tuvalete. Ellerini yıkarken oğlunun, aynada yansımaları ilişiyor gözüne, bir kendine bir oğluna bakıyor, sol gözünden zorla inen bir damla yaş yanağında hızla ilerliyor, ne olduğunu anlayamayan çocuğa doyasıya sarılıyor, yanaklarından, alnından öpüyor... Çocuk neden babasının böyle davrandığını anlayamıyor, elini yıkayan yaşlı adam anlıyor, zavallı adamın sırtını sıvazlıyor;
"Allah şifa versin, evladım" diyor, çıkıp gidiyor.
Ayna, o ve oğlu; yapayalnızlar. Beni fark etmiyorlar, ha ayna ha ben, ne farkımız var ki? Ağlıyor adam, oğlu sessiz, sonra babasının yüzünü soğuk suyla yıkayışını şaşkınlıkla izliyor, olanlara anlam veremiyor, babasının suratındaki keskin ifade ona anlamlandırıcı sorular sormasını yasaklıyor... Çocuk hala sessiz... Beyaz kapıyı aralayıp sahte beyazlığa adım atıyorlar.
Kadın dayanamamış oturuyor bir hastane sandalyesinde, umut fakirleri eskitmiş sandalyeyi, devam da ediyorlar, hastane hatıralarla, acılarla dolmuş taşıyor, her yerden buram buram acı, hüzün kokusu geliyor...
İndirgenemez hiçbir kelimeye yaşadıklarımın manası...
Ey kalbim, sen bana yardım et! Derin bir boşluktayım, ellerimi gayri ihtiyari uzatıyorum bilinmez karanlıklara doğru, aranıyorum, ne bir dal ne bir kol buluyorum...
Kurtuluş yok, düşüyorum... Öyle bir düşüş ki ne sonu var ne de başı oldu, gözlerim açık ama fark etmezdi kapalı olsalardı da.
Korkuyorum, başıma gelenler beni ürkütüyor, en ufak zerreme kadar titremelerle sarsılıyor, denge denen, uzaklarda, puslarla çevrili bir diyarın mudavimi bu kavram artık bana çok uzak, hayatımda denge diye bir şeyden eser yok...
Mahvıma sürükleniyorum, hatıralar dans ediyor; son vals!
Derinlerimde yokluğumun eşiğinden benliğimden geçerken, akıl hudutlarını terki diyar eyleyerek yürüyorum, uğurlar olsun, yitiyorum, yitip gidiyorum...
Ürkütücü mü desem, gülünç mü; soyunuyorum etten, geride kalan benlik sadece...
Yatıyorum, yattığımı hissediyorum. Garip bir his bu, bildiğim kelimeler anlatmaya yetmiyor, yetmiyor işte yazamıyorum, sanki tüylerim diken diken oluyor ama ne tüy var yerinde ne deri ne de ben...
Bazı sesler duyuyorum, sanki bir perdenin arkasından geliyorlar, uzaklardan, çok uzaklardan...
Ne güzel şey, hislerinden silkinmek, kıyafetlerinden kurtulur gibi, bedeni olan ne varsa ruhundan sıyırıp atmak, işte bu, içinde bulunduğum an bu! Ben, bedenden geçmekteyim, ruhtan ibaret olmak üzereyim.
İçimde ne varsa haykırmak istiyorum, artık çok geç, haykırsam da fısıldasam da kimse beni duyamıyor... En çok şimdi yazmak istiyorum, ne varsa içimde kalan atmak istiyorum satır aralarına, elden ne gelir ki, el yok ki yazılmış satırım olsun... Gezinti zamanı, beyazlar git gide azalıyor, karanlık koridorlarla dolu artık hastane ve alt katlara inmeye korkuyorum. Tuhaf sesler yankılanıyor, uzaklardan geliyor, zifir karası gölgeler sanki nefes alıyor, sanki beni almaya geliyorlar...
Şimdi boğaza karşı bir banka oturup çayımı yudumlamak vardı. Dertsiz, tasasız sokaklarda dolaşmak vardı, bir kitap bulmak vardı, saati umursamadan sayfalara boğulmak vardı, vardı ya artık ben mi yoktum, yok olmak bu muydu, ya da...
Daha fazla ne acı verir ki insana keşke demekten başka...
"At hadi!" diyor babam.
Topa bütün gücümle vuruyorum, top babamın sağına gidiyor, şakasına kendini ters tarafa atıyor; gol!
Koşuyorum, "Goool" diye, ciğerlerimi sökercesine bağırıyorum, annem de sevinçle beni yakalıyor, kucağına alıyor...
Babam şakasına çimleri dövüyor, sonra benim yanıma gelip saçlarımı karıştıryor;
"O ne şuttu öyle!" diyor, gülüyoruz, ben de, o da, annem de... Hem gülüyoruz hem de farkındayız... Bilerek yenmiş güzel bir golün mutluluğu bizi sarmış... Sonra köftelerin kokusu, açlığın haddini aşması, kolanın vazgeçilmez tadı ve birlikteyiz...
Geçmişin puslarından geriye pek az hatıra kalmış, ama o gün unutulmaz, unutulamaz, duyuyor musun Eren, o günü unutmamalısın, kim olduğunu unutmamalısın, mutluluğun ne demek olduğunu unutmamalısın!
Mutluluk buydu işte, beraberdik, hep beraber, hep de öyle kalmalıydık! Şimdi bütün bu güzel anlar çok gerilerde kaldı sanki, zaman anlamında net değilim, zamandan koptum, ayrı bir düzlemdeyim, ama bir parçam ısrarla beni hem geçmişe hem de o güzellikleri yaşadığım somut yaratılışıma, bedenime bağlıyor. Nasıl bir iş bu; aklım almıyor!
Keşke, keşke o eski günlerde kalabilseydim, keşke herkes gibi basit ve sığ yaşabilseydim bütün güzellikleri doyasıya özümseyerek... Keşke gerçek bir hayata sahip olabilseydim, her yaşın tadını yaşayabilseydim, bedeni bütün duygularla şad edebilseydim; gerçekten mutlu olabilseydim!
"Yalnızlık, sessizlik haddini aştı", titriyor ruhum, sessizliğin serinliğinde buz kesiyorum ve yanıbaşımdaki sevdiklerime ulaşamayışlarımda alev olup yanıyorum, kor olup sönüyorum, kül olup uçuyorum, uçuyor hayallere dalıyorum, boğulmaktan korkup can havliyle aklın kıyısına vuruyorum, usda dem vuruyorum, yokluğa sırtımı dönüp sahte varlıkla aldanıyorum, aldanmanın haddini aşmasını umursamadan zaman katlediyorum, katledileceğim anı bekliyorum, bedenim önümde, bembeyaz, saf, günahsız, bensiz...
Boş da olsa içi, sığdırmak ister insan bütün umutlarını, o zavallı hayalin içine...
"Sakin olun!"
İkisinin de sinirleri sakin olmakla uzaktan yakından alakadar değiller, olamazlar da zaten... İmkansız kelimesi işte bu; sakin olamazlar.
Tamam, kabul ediyorum, senin de işin bu ama gözüme çok amatör göründün doktor! Başarısız bir roldü, hanene bir eksi yazdım bile, bu oyun çok uzun sürecek gibi, ben senin yerinde olsam hiç üzülmezdim, korkma doktor, telafi edersin bunu da, elinde kaç hasta öldü doktor?
"Bunları söylemek inanın benim için çok zor..."
Hiç de değil, inandırıcı değilsin doktor!
"... oğlunuzun üzülerek söylüyorum akciğerlerinde kanser başlangıcı bulduk, bunu size söyleyene kadar defalarca diğer doktor arkadaşlarla konuştuk, henüz tehdit söz konusu değil ama acil olarak tedaviye başlamamız gereki..."
Konuşmanın bundan sonrası pek de önemli değil, o konuşsun, bırakın. Ne kadın ne adam dinliyor söylediklerini, kapının hemen arkasındaki çocuk, o oyun oynuyor, kaç kere daha oynayacak kim bilir bu güzel oyunlarını, bilmemek güzel şey, bilse bu kadar eğlenebilir miydi?
Anımsamak ne kadar berbat anımsanacak güzel şeylerin yok denecek kadarsa...
Ben hastanelerde nefret ettim beyazdan. Beyaz mermer; nefret kusuyorum her gördüğümde... Beyaz bana huzur vermez, o lanet renk bana anımsamalar sunar, onlar da lanet hatıralar getirir gözlerimin önüne...
Çocukluk dediğin koşarak, oynarak geçmeli; beyaz koridorlarda, tekerlekli sandalyelerde, hastanelerde geçmemeli. Ama hayat işte, olmaması gereken şeyler oluyor, olmaya da devam ediyor.
Biz hiçbir şeye karar veremiyoruz, bazı fikirlerimiz var, o fikirler çerçevesinde bir hayat yaşamak için, insanları o çerçevede yaşatmak için didinip duruyoruz. Her şey boşuna aslında, karşı gelmek imkansız hazin de olsa sona.
Şimdi çemberin dışındayım, hayatın dışında, gerçeğin bağrında, her şeyi net bir şekilde görmekteyim, derin boşluğun şahidiyim...
Yenilmek de var yenmek de, ama söz konusu hayat değilse...
Hastaneler bunaltır insanı, Cerrahpaşa ki denize nazır, bir kere bile zevkini yaşayamadım onun bahçesinden maviliklere bakmanın, hazan diyarı orası benim gözümde ve deniz sadece bir serap acılar çölünde gerçek de olsa...
"Anne bacağım ağrıyor!" dediğim anları nefretle anıyorum. Nefret iliklerime kadar işledi, ilk ilaç başlıyor, o günü dün gibi hatırlıyorum, dün gibi, boşlukta günün, dünün hesabı yok ya, o kadarı da lafın gelişi...
"Ne zaman bitecek bu ilaç?" gibilerinden, üzgün ve masum bir soru süzülüyor dilimin ucundan doktora doğru, bana bakıyor, aileme bakıyor, gözlüğünü çıkarıyor, düşünceli bir hali var, gözleri ovuşturuyor, sonra tekrar bana bakıyor;
"Bir, iki yıl en fazla" diyor demesine de biliyor o yaşta ki taş çatlasa yedi yaşlarındayım, yılı bırak ay bile uzun gelir çocuğa, sonradan hazin gerçeği vurdu yüzüme, ruhum sertleşmekteyken vurdu darbeyi;
"Ömür boyu kullanmak gerek bu ilaçları" dedi. Demesi kolay, sen bir de yaşayana sor, çekene sor...
Hayat eğleniyor benimle, sadistçe zevklerine alet ediyor, son zamanlarda ağırlaşmıştı hastalık, artık bu hale gelişimi "son" olarak nitelendiriyorum, sonumu mu kabullendim ne? Bir insan olmuş bir olaydan sonum diye bahsedebilir mi gerçek anlamda, öğretilerime karşı, aklım allak bullak, ben ne haldeyim, neredeyim, öldüm mü yoksa? Ölümden sonrası böyle miydi? Her şey hiç uğruna mıydı?
İlaç üstüne ilaç ver, sonra da yan etkilerini gidermek için başka ilaçlar ver, sonra da bırak hayat benimle eğlensin, neden bu işi bu kadar çıkmazlara soktum ki, neden? Doğuştan neden eşitiz, madem eşitiz, neden ben bunu hiç fark edemedim, endişelenme Eren, hiç eşit olmadık ki!
Gerildim, gerildim... Sonra çimlerin üstüne birkaç saniye önce yerleştirdiğim topa doğru koştum, ilk kez o anda sekmeye başladım, yere düştüm, ağladım, acıyı hissettim, yürümenin, koşmanın ne denli değerli olduğunun farkına onları yitirdikten sonra çok erken vardım, çok erken...
O topa vuramadım, belki de hiç vuramayacağım, önemli mi ki? Belki!
Sevenlerini istemeden üzmek, buna şahit olmak, çaresiz kalmak...
Kaç gün oldu, ne kadar zaman geçti, bilmiyorum. Annem baş ucumda, ağlıyor, gözleri şişmiş, ağlamaklı olurdum, oluyor muyum acaba, hafiften bir burukluk yaşıyorum, demek ki hala yaşıyorum, beyazlar içindeyim, nefretle beni saran beyaz mezara bakıyorum, her yanım delik deşik, iğneler, serumlar, kablolar...
Bakıyorum anneme, yaklaşıyorum yüzüne, üzülme demek istiyorum, daha önce tecrübe edişlerim hevesimi kursağıma kitliyor, beni duyamayacağını biliyorum, bilmenin berbatlığını yaşıyorum, ölmeyi dileyerek yaşam diyemediğim şu halde var olmaya devam ediyorum, ne yaptım ki bu denli yoğun bir ıstırapla mükafatlandırılıyorum.
Hayatta ne var ne yoksa mükafat, sürekli ödüllendiriliyoruz, ne müthiş bir düzen, ben böyle düzenin... alnından öpeyim.
İlaçlar, sürekli renk renk, çeşit çeşit ilaçlar, verdiler de verdiler, bir zamandan sonra uyuşmaya başlıyor zihin, sonra psikolojik yan etkilerini inceliyorlar, gözlem altındaydım, kolay mı? Ne de güzel ilgileniyorlar, az mı? Ne de güzel süründürüyorlar, bak şimdi de parçalamaya geliyorlar, ben bulaşık makinası mıyım rezistansım kireç tutunca parçalayıp fabrikaya geri yolluyorlar, unutuyorlar, ben insanım, insan...
Bu da öldü, ölsün, insan çok, onlarda deneriz yeni ilaçlarımızı, onlarla araştırmalarımızı devam ettiririz yan etkiler üzerine, ve...
Ve bir poşet et parçası, yanında kemikler, içinde bir tabutun, yeşil örtmüşler üstünü; "İyi bilirdik!"
Bileceksiniz tabii!
Odadan başım öne eğik çıkıyorum, küçük çocuk, demin gördüğüm, demin ama ne zaman bilmiyorum, artık saatlere de bakasım gelmiyor, işte o zavallı çocuk, bir yerde kader ortağım, onu görüyorum... Elinde ufak, renkli zıplayan bir plastik top, yere atıp tutuyor, ben de oynardım önceden, önceden...
İç çekiyorum, iç çekecek bir beden olsa halimi bu söz anlatırdı, işte tam da öyle bir haldeyim.
Zavallı, neden ölmek zorunda ki? Neden?
Annesiyle babası, beyaz kapıyı aralıyorlar, anne ağlıyor, baba ağladı ağlayacak, annesi sarılıp oğlunu öpüyor, ağlıyor. Baba dişlerini sıkıyor, elini yumruk yapmış, duvara yaslanıyor, çaresizler...
Dişçideydim, çürük var diye gittim, baktı ağzıma, dişin kırılmış dedi, çok sıkmışsın demek dişini dedi, çok sıkmışsın, dikkat et dedi. Ben dişlerimi sıkarım da bana diş sıktıranlar canımı sıkmaktan geçmezler. Dişimi sıkmayayım da canımı mı sıkayım? Bir o kaldı bende zaten!
Sevdiğim kız geliyor aklıma? Sevmek? Ne güzel söz, ne demek kim bilir?
Sıkıldım bu manzaralardan, ama kaderim bu, sıkıştım bu koridora, ilerisi çok karanlık, merdivenlerden korkunç sesler geliyor, korkuyorum gitmeye, sevenlerimi bir daha görememeye, çünkü içten içe hissediyorum, biliyorum, anlıyorum... O karanlıklara girdim mi hayatla son bağlarımı da koparacağım... Bunu yapamam, yaşamak istiyorum, yeşil çimlerde, o topa vurmak istiyorum, koşmak istiyorum, denize karşı çayımı içmek istiyorum, sevmek istiyorum, hüznünü yalnız kalbimde değil ruhumun her yanında yaşayacağım kadar çok seveceğim, kanımdan canımdan evlatlarım olsun istiyorum, yaşamak istiyorum en nihayetinde, yaşamak için geldim, dayanmak, direnmek istiyorum, ölmekten çok korkuyorum, koridorun sonu, merdivenler çok karanlık, sesler çok korkunç, gitmek istemiyorum...
O geliyor, saçları eskisi gibi, dalgalı, simsiyah... Aylar mı oldu, günler mi, yoksa dakikalar mı, bilmiyorum. Ama o geldi... Sevdiğim kız, hareketsiz bedenime bakıyor, bir demet çiçek getirmiş, bembeyazlar, nefret edilesi renkle bana geldi, tesadüf denen şey hiç var olmadı, bilerek yapıyorlar, acı çekmemden zevk alıyorlar... Odada benim kapalı gözlerim hariç her gözden yaşlar akıyor, sessizliği bozmamaya dikkat ederek, belki de beni uyandırmamaya özen gösterek sessizce ağlıyorlar, birbirlerine dahi bakamıyorlar, hüzün her yeri kaplamış...
Gitti, ne kadar kaldı bilmemem de bir şey değiştirmedi, ruhumun benden gidişi gibi... Aslında ben dediğim o et parçası değil, ben dediğim ben; ruhum olmalı... Kafam karmakarışık, deliriyor muyum? Ne fark eder ki?
Ölmek çözüm mü? Olsa da ecel almadan gidemem ki, ben yaşamaya aşığım...
Şimdi fark ediyorum, zamanla gölgeler odamın olduğu koridora yaklaşıyorlar, ama pencereler berrak, ışık dolu, dışarısı cennet bahçesi, koridorum araf, koridorumu kuşatan gölgeler cehennem...
Beklersen cehennem, atlarsan cennet!
Dönmeyi çok istersin de bütün kapıları kapalı bulursun, yıkılırsın, ölmek istersin...
Ağlamak istiyorum; gözlerim şişene kadar, kan çanağı olana kadar ağlamak istiyorum. Nedenini hala bilmiyorum bu halimin, ne annemin ne babamın ne de doktorların ağızlarını bıçak açıyor, ölüm var sanki sürekli civarımda, sanki her an bahsi geçen o pek ünlü tırpanlı gelecekmiş gibi, ölüm kokuyor odam, korkular, hüzünler, yaşanamamış mutluluklar...
Kendime baktım, yüzüme baktım, bir heykel gibi soğuk, bembeyaz, ifadesiz...
Korkuyorum, karanlıklardan çok korkuyorum.
Çok acı verdin bana hayat ama neden, neden senin uğruna yanıp tutuşuyorum, neden?
Bir rüya olsun, lütfen Allah'ım! Ne olur hepsi bir rüya olsun... O çok sevdiğim yağmuru bir daha tenimde hissedeyim, yine göreyim yeri göğü masmavi eden şimşeklerini, içimi ürperten gök gürlemelerini bir kez daha duyayım, yorganıma bir kez daha sarılabileyim, uyanacağımdan şüphe etmeden bir kez daha uyuyayım...
Ney sesi geliyor kulaklarıma, el emeğiyle ince ince delinmiş sazdan hayat akıyor, hülyalı sesler içime akıyor, hayat damarlarımda değil yokluğa akıyor, hiçliğe karışıyorum, karanlığa dem vuruyorum, geceye karışıyorum, yalnızım, son yolculuğuma çıkıyorum...
Pencereye yaklaşıyorum...
Anneme, babama bakıyorum...
Vedamı söylüyorum, beni denizi gören bir yere gömün diyorum, kitaplarımı, yazılarımı, her şeyimi saklayın odamda kilitler arkasında diyorum, bencillik var ölürken bile...
Uzun bir sevgi sözü fırtınası...
İçime acı doluyor, pencereye elimi atıyorum, soğuk elimi acıtıyor, elim camdan bu sefer geçmiyor, sonra yere kapaklanıyorum, acıyla haykırıyorum...
Ağlıyorum, bakıyorum, gözlerimden yaşlar dökülüyor, annem hemşirelere koşuyor, onlarca lanet rengi giymiş insan doluşuyor odama, yüzlerinde şaşkınlık, gözlerimden kanlı yaşlar geliyor çünkü...
Annem titriyor, koşarak içeri biri giriyor, siyahlar içinde; babam. Beni görünce dudakları titriyor, ağlayamıyor, anneme sarılıyor, bir köşeden beni izliyorlar...
Bedenimde dudaklarım kıpırdanıyor, herkes pür dikkat beni dinliyor, bu son şansım, elimi tut Allah'ım, yaşamak istiyorum;
"Yaşamak istiyorum..." diyorum, gözlerim azıcık açılıyor, ve böyle bitiyor, birkaç dakika öncesine geri dönüyorum, herkes sessiz, inanamıyorlar yaşananlara, birkaç dakika sonra birbirlerine bakıyorlar, adeta yaşananları diğerlerinin de görüp görmediğini anlamaya çalışıyorlar, onlar da çaresizler, ben de çaresizim, ama azmettim onları da çaresizliğime hapsettim.
Tam ölüyorum derken işler karıştı... Şimdi gitmek daha zor karanlık sona... Aslında uzun süredir arzu ettiğim de buydu; sessizliğimle azalan umutlara su serpmek...
Ortasındayım hayatla ölümün. Katillerim etrafımda bekleşiyor; akbabalar. Sevenlerim ağlıyor; zavallılar... Ya ben?
Zavallı adam oğlunu arabaya bindiriyor, çocuk arka koltukta birkaç oyuncakla oyalana dursun, adam eşinin yanına ürkek adımlarla ilerliyor... Para bazen işe yaramıyormuş değil mi arkadaş? Şimdi ne yapacaksın?
"Üzülme, bir çaresini mutlaka bulacağız!"
Asıl sen boşuna üzülme, bir de mutlaka diyorsun, kimsin sen ki bu kadar emin olabiliyorsun?
Olanları camdan izliyorum, artık onları duyabiliyorum, nasıl oldu bilmiyorum, onları duymam mı isteniyor, kim tarafından? Tanrı mı? Tanrı benden bir şey mi istiyor? Düşünmesi bile komik, onun istemesi ve benim ikna olmam, o beni ikna etmeyi umursamaz ki, ister yani yapar! Bu kadar basit! Ama ya bunları bana sunan O değilse?
Konuşma şekilleniyor...
Beyaz önlüklüler yine sahnede...
Gözlerini kan bürümüş bunların, herkes haddini aştı!
Her şey netleşiyor, koridordaki odalar zavallılarla dolu, beni parçalayacaklar, her parçamla bir tanesini tamamlayacaklar, her gün beni iyileştirmek için değil de ölmemi kolaylaştırmak için bir şeyler yapmak için uğruyorlar, anlıyorum, zavallı ailem, farkındalar mı acaba? Farkındalarsa, nasıl kabullenebildiler?
Hem ben hayal mi gördüm, gözlerimi açtım, yaşamak istiyorum dedim, belki de anlamadılar, belki de travma gibi bir şey olarak yorumladılar, belki de ailemin bütün umutlarını acımasızca çürüttüler...
Pazarlık yapıyorlar aşağıda herhalde...
Kasap sanki, et pazarlığı yapıyor...
Çocuk belki yaşamayı hakediyor ama benim ölümümle olacaksa değil, benim ondan fazlam yok. O da, ben de aynı şartlarda atıldık dünyaya, benim de yaşamaya hakkım var, yaşayamayacağımı iddia ediyorlar, nefes almam bana yeter, ben ölmeyi seçmek için, canlı canlı parçalanmak için gelmedim bu dünyaya...
İğrenç bir görüntü canlanıyor gözümde; köy yolu, zavallı bir inek yolun ortasında yatıyor, acılar içinde, kaldıramıyorlar, işlerine geldi belki de, bıçakları biliyorlar, oracıkta hayvanı önce bacaklarından kesmeye başlıyorlar, zavallının canı bedenden süzülürken son bakışlarını görüyorum, yalvarırcasına...
Ben sektedim, yere serildim, parçalanmam mı gerek, biraz dinlenmeye, kendimi biraz bulmaya, içimde biraz huzur bulmaya hakkım yok mu? Hemen parçalanmam mı gerek? Ben derin uykuya yattım, düşüncelerle, bilgilerle, hayatla doldum. Bırakın döneyim, size insan olmayı öğreteyim!
Herhalde inanmadılar dönebileceğime, annem boynuma sarılıyor, sevdiğini falan söylüyor, ağlıyor, babam elimden tutuyor, hissediyorum ama tepkisizim, hiç değilse bedenen...
Önce iyileştirmek için garip bir tedavi, sonu gelmez ilaçlar, sonra derin sessizlik, sonra da bıçak sesleri, gelin katillerim, uzatmayalım bu işi, siz kafaya takmışsınız kanımı içmeyi... Yazık! İdam ederlerken dahi son dilekler soruluyor... Bana hiçbir şans vermediniz, elveda!
Hayata gözlerimi yummamam gerekirken, zorla karartılıyorum, gölgeler kapıya kadar geldiler, karanlık nefes alıyor adeta... Tırpanlı da yakında gelir, parlak ışıklı yol görünürde yok,
Eren çıkmaz yoldasın, karanlık haddini aştı, acılar ruha fazla geldi, at kendini karanlıklara, karanlığın ışık yakacak birkaçına...
Haksızlık!
Gideceksek hep beraber!
Dünyanın düzenine karşı gelemezsin, modern çağı yaşadığını iddia eden yamyamlara bunu yapamazsın, buna gücün yok, aciz bir ölüm mahkumusun, usul usul gitme vaktin geldi...
Parçalanmak istemiyorum, poşetlenip mezara eksik gedik atılmak istemiyorum, karanlıklara dalmak istemiyorum, yaşamak istiyorum, insan gibi yaşamak istiyorum...
Fişimi çekmeye gelen beyaz önlüklünün boğazına sarılıyorum, bir soğukluktan öte hiçbir şey hissetmiyor; ben de... Can bedenden koparken dondurucu bir soğuk hissediyorum...
Karanlık haddini aştı!




Haydar Eren AKIN
11 TMA 570

Hiç yorum yok:

Nexus

İstanbul, Türkiye
Söyleceklerim olmaya devam ettikçe burada olacağım.