Cuma, Nisan 20, 2007

Ya cin! Ya cin! Ya cin!

“Ya cin! Ya cin! Ya cin!”
Hava yavaş yavaş kararıyor bugün. Gökteki makamını terk etmekten hoşnut değil sanki güneş. Ve sanki aydınlattıklarının akıbetlerini biliyor ve bu acı kaderin vuku bulmasına mani olmaya çalışıyor...
“Ya cin! Ya cin! Ya cin!”
İçimde tarif edilmesine imkan veremediğim garip hisler duyumsuyorum. Öyle hisler ki sanki uzun yıllardan beri, beni ademe musallat olmamış bir belanın öncüleri bunlar. Nasıl emin oluyorum? Bana bunları sormayın, tedirginlik bedenimi ve ruhumu, hükümdarlığının soğuk ve ürkütücü hudutlarına hapsetmişken bunları size anlatamam.
“Ya cin! Ya cin! Ya cin!”
Hava henüz kararmış değil ama uyku gözlerime doluyor. Buna karşı koymak imkansız. Bedenim uykunun ezici ağırlığı altında büzülürken, direncimin son kalesi de düşüyor ve ben de düşüyorum uykunun karanlık dehlizlerine doğru.
Esen rüzgar mı düşüyor olmamın verdiği hava akımı mı bilmiyorum ama saçlarımı dalgalandıran, ruhumu bedenimden söküp atmaya ant içmişçesine beni savuran ve üstümdeki kıyafetleri bedenime zamklamışçasına birleştiren bu rüzgar beni derinlere götürüyor. Bu derinlerde beni neyin beklediğine dair en ufak bir tahmine dahi sahip olamasam da içimdeki korkunun yeşerip dallanmasına ve kan kokan çiçeğinin açmasına engel olamıyorum.
Ve tek tesellim bildiğim her çiçeğin açtığı kadar hızlı bir şekilde solduğudur. Her iyi şeyin bir sonu varsa bunun zıttında da aynı durum tecelli etmeli. Tasavvur etmekten hiç haz duymadığım düşüncelerin aklımda dolaşması sinirlerimi tahmin edemeyeceğiniz surette yıprattı.
Artık alıştığım rüzgar da nihai sonunun bulunduğu limana demir attı. Ve benim için yolculuk sona erdi bu limanda, artık inmeliyim görmek için rüzgarın beni sürüklediği yabancı hudutları.
“Ya cin! Ya cin! Ya cin!”
Kulaklarımda bu sesleri duymam şu andan çok öncelere uzanır gider ve bunları inkar edemeyecek kadar boğulmam ruhumun buhranlarında bir kaç dakika öncesindedir henüz. Evet, bir insanın gırtlağından çıkmasına olanak vermediğim bu sözler uzun zamandan beri zihnimi meşgul etmekte.
Ne yazık ki akıl sağlığımı kaybetmiş olmaktan yahut insanların böyle düşünmelerinden çekindiğim için bu sözleri sakladım ruhumun en ücra köşelerinde. Ama bitmek tükenmek bilmez bir inatla devam ettiler ta ki bir gün sözlerle birlikte uyku ve rüzgarda gelinceye kadar zavallı bedenime.
Zavallı diyorum bedenime, kim olsa aynı fikirde olurdu benimle nedendir diye bir sual yöneltecek olursanız zatıalime vereceğim cevap basit, neresi olduğundan bihaber olduğum hudutlarda yalnız ve çaresizim. Korkuyorum, sesler artık daha ürkütücü bir tınıyla çınlıyor kulaklarımda. Yalnızım çok yalnızım ama düşündükçe seslerin kaynağını ki şekillendirmek çok zor bu sesleri bir vücutla, yalnızlığımın devamını diliyorum çaresice. Tanrı bu diyardan elini eteğini çekeli çok zaman geçmiş yahut tanrı bile bu diyarın varlığından bihaber.
“Ya cin! Ya cin! Ya cin!”
Sesler yine çınlıyor kulaklarımda, bu sefer ani bir irkilmeyle boynum sola doğru döndü ve uzaklara bakakaldım. İçimden gelen bir his bana o tarafta bir yerde olmam gerektiğini söylüyordu. Orada olmalıyım çünkü orada beni bekleyen bir şey yahut bir şeyler var. Eskimişliğin hatta çürümeye yüz tutmuşluğun kokusu geliyor, karşı koyulması neredeyse imkansız bu koku karşısında midemin hareketlenmemesinin.
Ve korkuyorum. Sonra şu sözler geliyor aklıma. Çok değer verdiğim bir kişini dudaklarından uzun zaman önce dökülmüş şu sözler; “Korkmaktan çekinme oğlum, korkunun sana vaad edeceklerini tasavvur et. Korku bir aynadır, hayat ta şifrelendirilmiş bir metindir eğer hayat dediğimiz bu anlaşılmaz metni okumak, okurken de anlamaksa niyetin korku aynasını hayatın üstüne tut ve gerçeklerle karşılaş, saf gerçeklerle. O zaman bugüne kadar anlamakta zorlandığın hususlarda açıklığa kavuşacaksın...”
Korkmaktan korkuyorum o zaman ve korkumu kullanarak gerçeğin kalbine giden yolun önünde uzanan kapıyı aralayıp yola başlıyorum. Uçsuz bucaksız bir çöl, neye ulaşmaya çalıştığımı dahi bilmeden, bilemeden yola alıyorum, içimde mutluluk ve heyecanla.
Yol hiç bitmeyecekmiş gibi görünürken bir serap görünüyor gözüme yahut gerçeğe olanaksız olarak bakıp onu böyle algılıyorum. Önemli olan bu değil, yorgunluktan kendimi adeta kor olmuş kumların üzerine bırakmam. Önce her şey çok sıcaktı. Sanki cehennem fani dünyada beni bulmuştu sonra sıcaklık uzaklaştı, uzaklaştı ve yitip gitti çocukluk hayallerim misali.
Artık karanlık bir mekandaydım. Karanlığa alışana kadar gözlerim nemli ortam hakkında su şapırtılarının taşlara vurmasından başka bir bilgiye sahip olamadım. Nihayetinde gözlerim karanlığa uyum sağladı, hayatın kanunu bu, uyum sağlamak, düzene ayak uydurmak, adeta onun bir parçası olmak. Şimdi düşünüyorum da karanlıkta kör olmak mı karanlıkta onun bir parçası olmaktı benim isteğim. Ne önemi var, ne zaman isteklerim çizebildi ki yolumu zaten. Hayallerimde bile kararlarımı veremezken özgürce karanlığın içinde görmüşüm ya da görmemişim ne fark eder. Zaten gördüklerim pek de görülesi şeyler değillerdi.
Nasıl izah edilir bilmiyorum ama anlatmam lazım. Yaşadıklarım zihnimde kaybolup gitmeden evvel, mürekkep şekillenip, hayatım olmalı kağıtlarda. Söylemek oldukça güç ama her şey çok tuhaftı. Sanki yaşadığımız dünyanın fizik kuralları orada geçerli değildi. Yer ve gök birbirini içinde erimişlerdi. Ve ben sahip olduğum yahut bugüne (o güne) kadar sahip olduğumu sandığım bedenime baktığımda ki buna bakmak denirse, bedenimin şekilsizliğini gördüm. Havadaki esintiyle birlikte dalgalanan ve insan kelimesinin varlıksal karşılığıyla yakından uzaktan benzerliği bulunmayan bedenim savruluyordu. Ne katı, ne sıvı, ne de buhardı. Bambaşka bir formdaydı varlığım.
Kendime bakmaya cesaretim kalmamıştı artık.
“Ya cin! Ya cin! Ya cin!”
Yine o sesler ruhumu kaplıyor ve ensemden aşağıya bir ürpertinin yayılmasına sebebiyet veriyorlardı. Allah’ım bu nasıl bir işkencedir. Varlığımın bu anlamsızlaşması da nedir? Bana niçin bu ızdırabı layık gördün? Ben ne yaptım ki?
Sorular zihnimdeki değişmez gerçekleri dahi zedeliyorlardı. Tanrı’nın varlığı konusunda bile şüphe tohumları atılmıştı artık. Ve önümde uzanan ıslak, kara merdivenler boyunca koştum. Oval şekiller çizerek yükselen merdiven bazen genişliyor bazen de daralıyordu ama ne yavaşladım ne de kalan merdivenin uzunluğuna bakmak için duraksadım. Sadece koştum, ruhumdaki buhranların bedenime kazandırdığı ivmeyle, ki bedenim varsa hala.
Koşmaya ara vermedim ama artık sert taş zemini, basamakları hissetmiyordum. Aşağı bakmaya gücüm yok. Gözlerimden yaşlar geldi ve gayri ihtiyari gözyaşlarımı sildim ve o zaman fark ettim eski bedenime yeniden kavuştuğumu ve dünyama.
“Ya cin! Ya cin! Ya cin!”
Hava kararmamıştı henüz. Güneş ısrarla gökyüzünde kalmaya çabalıyordu. Ama çabası boşunaydı. Her şeyin bir sona ulaşması engellemeye cüret etmememiz gereken bir husustu.
Rüzgar esmeye ve yağmur çiselemeye başladı. Hava kararıyordu ve karanlık anlamakta güçlük çekebileceğimiz sırlara gebeydi. Ve o zaman çığlığı duydum. Bedenimdeki tüm tüyler dikleşirken, iliklerime kadar korkuyu duyumsadım ruhumda. Ses arkamdan geliyordu ve kaldırım ortasında idim. Yanımdan geçen insanların istiflerini bozmaksızın yürümelerine devam etmeleri sinirlerimi alt üst etmeye yetmişti. Arkamda bir yerlerde bir şeyler hem lanetli denebilecek kadar kötü şeyler oluyor ve bundan hiç kimsenin haberi olmuyordu.
Arkamda bir şeyin bana yaklaştığını hissettim. Nefesini ensemde hissediyordum. Korkudan gözlerim yaşarmıştı. Titriyordum istemsizce. Yapayalnız ve çaresizdim onlarca kişi yanımdan geçip giderken.
“Ya cin! Ya cin! Ya cin!”
Ve yine o lanet olası ses çınladı kulaklarımdan ve bu kez farklı olan bir şey vardı, sesin nerden geldiğini biliyordum artık. Ses tam arkamdan geliyordu. Ve o akıllara zarar ses çıkarken nefesindeki çürümüşlük kokusunu hissettim. Korkuyordum tam da babamın dediği gibi ve arkamı dönmeliydim. Hayatımın dönüm noktalarından birinin tam üstünde olduğumu hissettim o anda.
Ve arkamı döndüm.
Karşılaştığım manzara karşısında küçük dilimi yutsam yeridir diye düşünüyorum şimdi. Çünkü arkamda hiç bir şey yoktu. Hava sadece hava vardı. Ve o anda bedenimdeki korku damar çeperlerime aşırı bir dirençle saldırıyor ve beni yok etmeye çalışıyordu. İçimden tam bu bir sınav, korkma hiç bir sınav yapılamayacak kadar zor değildir diyecekken yine o sesi duydum.
“Ya cin! Ya cin! Ya cin!”
Ve ses tam önümden geliyordu. O çürümüşlük kokan rezalet nefes burun deliklerimden içime sızdı. O şey her ne idiyse burnumun dibindeydi ama gözlerimin görebildiği hudutlarda çok uzaktaydı.
Ruhumdaki korkunun bedenime yaptığı saldırılar artık beni iyice harap etmişti. Şaşkınca etrafıma bakıyordum, sesim çıkmıyordu. Kelimeler boğazıma dizilmişlerdi ve ben dehşetle kana bulanmış gözlerimle etrafa bakıyor ve yardım etmeleri için sessiz çığlıklar atıyordum.
Ne kimse beni görüyor ne de hissediyordu. Sanki artık bu dünyada değilmişim gibi. Ve ben de seslerin kaynağını göremiyordum sanki o benim dünyamda değilmiş gibi. Nerede olduğumu bilmiyorum ama ne duyduğumu ve bu seslerin nereden geldiğini biliyorum ve son derece eminim.
Ben deli değilim. Ben kesinlikle deli değilim. Ve bana olanların gerçekliğinden en ufak bir şüphem yok. Sonra bayılıyorum. Bedenim bu yüke dayanamıyor. Ve uyandığımda kıpırdayamıyorum, beyazlarla kaplı dört duvarın içine hapsetmişler beni. Ben deli değilim. Ben onlardan yardım isterken, çırpınırken onlar beni görmediler, bana bakmadılar bile.
Ben deli değilim, onlar hiç bir şeyi görmüyorlar ve duymuyorlar. Beni çürüğe ayıranlar aslında kendi çürümüşlüklerinden bihaberler. Ben duyuyorum ve yakında göreceğim de, buna inanıyorum çünkü ben korkuyorum. Bile bile korkuyorum, korkmaktan korkuyorum. Ve bulacağım gerçeğin manasını korkumun bana sunacağı yolun sonunda veya herhangi bir noktasında.
İnanıyorum.
Onlar bana inanmasalar da fark etmez.
Korkuyorum. O geliyor, hissediyorum. Kıpırdayamıyorum. Bana yaklaşıyor. Tüylerim diken diken oldu. Kaçmalıyım, çırpınışlarım boşuna, kaderimden kaçış yok ve bu sefer her şey biraz daha değişik oluyor. İçeriye beyazlar içinde insanlar akın ediyorlar. Kolumu sıyırıyor bir tanesi ve bir sıvıyı zerk ediyorlar damarımdan içeri. Ama aralarından bana yaklaşanı göremiyorlar. İçlerinden bir kaç tanesi üşüyor ya da irkiliyor ama ne duyuyorlar ne de görüyorlar benim gibi...
“Ya cin! Ya cin! Ya cin!”

20.12.2006
Haydar Eren Akın

Hiç yorum yok:

Dünde Bıraktıklarım

Nexus

İstanbul, Türkiye
Söyleceklerim olmaya devam ettikçe burada olacağım.