20 Nisan 2007

İyi Bilirdik!..

“İyi bilirdik”
...
“Helal olsun!”
“Helal olsun!”
“Helal olsun!”

Musalla taşında yatan kurtulmuştu bu dünyanın sorunlarından ve acılarından. Ya da ben öyle umuyordum. Yeşiller içinde yatan bu buz kesmiş bedeni çok iyi tanırdım. Bir insan akrabalarını iyi tanır, değil mi? Bir de çocukluğunuz birlikte geçmişse aynı mahallede, daha bir sıkı fıkı olmuşsunuzdur. Ve yukarıdaki, onun için zamanın sona erdiğini söylediğinde acılar içinde boyun eğersiniz. Onun işine akıl erdirmek güçtür bazen.
Ama onu yanı başınızdan alıp götüren Azrail değilse ne yaparsınız? Nasıl mı anlayacağım onun Azrail olduğunu? Zor değil, çünkü o bir melek. O, Allah’ın sevdiği kullarından biri. O’nun görevi acı vermek değil, ruhun bedenden ayrılmasına yardım etmek ve her insanın gitmek zorunda olduğu o yolda ona eşlik etmektir. O bir katil değildir, o şeytanın dölünden gelme değildir.
Gözlerim bakıyor ama ne görüyor ne de algılıyor. Acımı dindirmeye çalışanlar bir yandan acısından yanıp kavrulanlar diğer yandan beni ve zavallı yüreğimi dağlıyorlar. Ruhum alevler içinde hapsolmuş çıkış yolunu bulamıyorum. Ateş gözyaşlarımı etmiş duman, duman ruhuma karışmış, acı içime ta derinime yerleşmiş ve ben de acının içimdeki varlığında hapsolmuştum. Acıdan kaçış yoktu sadece onunla yüzleşmek vardı. Ve bende de onunla yüzleşecek bir yürekten eser yoktu.
Ruhum acımın buhranında kaybolmuş, gözlerim yaşlarının dumanından kararmış ve ben, yok oluyorum karanlığında acılarımın. Bedenimin içinde kor alevler beni eritiyor. Her şey acıyla harmanlanıyor ve acı özüm oluyor artık.
Ve siz bu yazıyı okuyan talihsizler, okumakta kararlıysanız hala, acımı paylaşacaksınız. Acımın kaynağı yüreğimden bir çağlayan gibi boşalacak bedenlerinize. Acımın kaynağı kuzenimi kaybetmem değildir onu nasıl kaybettiğimdir. Kaybetmek hayatımızın temellerindendir zaten, alışkınım, alışkınız kaybetmeye ama bazı yükler vardır ki kaldıramaz beni adem, diler insan kendi benliğini dahi kaybetmeyi ve o gün gelip çatınca kader çok insafsız davranır. Çoğunun almaz canını kapamaz bilincini. Çoğunu o beyaz odalara bırakmaz, bırakır onları acının kabusa dönüştüğü hiç bitmeyen gecelerin karanlıklarına.
Ve ben karanlığı hissetmeye başladım. Yazıyorum çünkü elimden gelen bu, çaresiz bedenimin yapabildiği yazmak, bir gün gelir de biri derdimi anlar belki. Derdimden kurtulamayacağım kesinse, bari derdim bilinsin. Hiçlik duvarının ardında kaybolanlardan biri olduğumda içimde bir umut yeşersin, ya bir gün gelir de bir zavallı gelir de bu satırları okur diye. Ve ümit solsun ama ölüp karışmasın acıma. O solgunluğu ebedi kılsın yazdıklarım ve yazacaklarım.
Kendimden uzun uzun bahsetmek isterdim çünkü bu bir veda konuşması. Bugüne kadar yazamadıklarımı yazmak isterdim. Yapamadıklarımı söylemek, sevip de söyleyemediklerime haykırmak isterdim “seni deliler gibi seviyorum” diye. Ama artık çok ama çok geç her şey için, hayat için çok geç, geride bıraktıklarım için çok geç, benim için çok geç.
Ve beyazlarla kaplı o odalardan birinde olmak isterdim şimdi. Ne de rahat olurdu deliliğin gizli kapaklı duvarlarının korumasında hatırlamamak, hatırlayamamak hiçbir şeyi. Ama çok geç delirmek için bile.
Delirmek beni kurtarır mı bilmiyorum, aklım bir yolunu bulup da unutabilir mi bütün yaşanmışlıkları, çok zor, nerdeyse imkansız. İmkansızın ardındaki ihtimale ulaşmaya çabalamaktansa hala sahip olduğumu sandığım aklımla bu satırlara devam etmeliyim. Kalan aklımı hayatımı değiştiren bu olayı tüm ayrıntıları yazarak geçirmeliyim. Daha çok var gelmesine çok, ama zaman akıp gidiyor ellerimin arasından kayıp giden kum taneleri misali.
Rahatlatmalıyım ruhumu ve ulaşmalıyım gerçeklere ve yazmalıyım her birini.
Genç yaştan itibaren yüreğimde ve zihnimde birçok aşk filiz verdi. Kimisi güzel bir tene kimisi güzel bir göze hayran kalmıştı. Ama bunlardan başkaları da vardı, aşklarımın bir insana karşı olmayanları, mesela kitaplara olan aşkım ya da yazmaya olan aşkım. Kitaplar en büyük tutkumdu, hayatımı onları okuyarak geçiriyordum ve daha da güzellerini yazmakla uğraşarak tam da hayal etmiş olduğum gibi gelecek günlerimi o ilk kitabımın ilk satırlarımı okuduğum günlerde.
Şehvetin, korkunun, heyecanın ve mutluluğun doruklarında bulunmuş insanlarca kaleme alınmış birçok roman okudum. Duyguların en yücelerinin tadına vardım sararmış yahut pırıl pırıl olan sayfalarda.
Hayatı da tümüyle bir köşeye atmış değildim ama kitaplarım her şeyimdi. Duyguların en yücesini bana tattıran kitaplarım, evet duyguların en yücesi onu tarif edebilirim lakin ben onu bulana kadar çok uğraştım çok mutluluk ve çok acı gördüm, Şimdi ona bir ad vermek ya da var olan adını zikretmek yanlış olur yahut onun bende uyandırdığı hisleri dökmek kağıda ve bakmak bu yüce duygunun kağıttaki yansımasına, kesinlikle yanlış bir davranış olur bence. İnsan bazı şeyleri ki bahsettiğim şeyler çok nadirdirler, kendileri bulmalıdırlar. Ve bazı şeyleri yaşamayı, hissetmeyi hak etmiş olmalıdırlar. Ben acı çekmeyi hak etmişim bunca yılın ardından demek...
Güncel yayınların sadeliklerinden dolayı çevirdim meraklı gözlerimi tarihin tozlandırdığı kitapların sararmış sayfalarına. İnsan bazen geliştiğini zannederken özünden çok şeyleri kaybedebiliyor. Ve insan hoşlanmadığı gerçekleri gözünün önünden uzaklaştırıyor, bu gerçekleri ve onların yazıldığı ciltleri. Sonra yakıyorlar aptal insanlar içinde ne yazdığını bile umursamadan kitapları ve yazarlarının yaşanmışlıklarını; duman oluyorlar, kül oluyorlar ve anlatılanlarını hava alıyor bağrına ta ki ciğerlerimizden içeri süzülünceye de onlar sinsice.
Bu akıl almaz katliamların elinden kurtulmuş pek az kitap vardır,satırlarında yasaklanmış konuları işleyen. Ve bunlara ulaşmak zordur insan hayalinin sınırlarını zorlayacak kadar zordur. Ama bu işe kendini adamış olan ben, buldum onlardan birini yıllar önce. O kitap korkuyu anlatıyordu, korkunun karanlığının ardına saklanmış aptal insanlığı bekleyen korkuları anlatıyordu. Korku doğru sözcük mü bilemiyorum çünkü okuduktan sonra gördüm ki günümüzde kalmamış korkudan eser dahi.
Duyguları yok etmeye çalışmak felakete uğramak istemenin ta kendisidir. Ve çok uzun yıllardan beri bu dünyada kol gezmeyen bu duygu bedenimde vuku buldu. Adına korku diyebiliyorum bildiğiniz korkunun sadece sesteşi olan bu duyguya.
Ona hitaben bir kelime üretilmeli dilimizce yahut dillerimizce lakin bunu ben yapamayacağım merakıma yenik düşerek okuduğum bu kitap dehşetengiz hislerin ruhuma sızmasına sebebiyet verdi. Başlarda katlanılırdı lakin her şey göründüğü kadar tekdüze değilmiş. Ve gölüm razı olamadı bu dehşete bir isim bahşetmeye.
Onu bu dünyadan ebediyen göndermeyi amaçlamış ve hayatın dengesini bozmaya cüret etmişlerdi. Belki de haklılardı. Artık daha da dürüst olmalıyım çünkü varlıklarını zavallı ruhumun derinliklerinde hissetmeye başladım.
Ey bu satırları okumakla binlerce yıllık bir lanetin parçası olmuş zavallılar sözlerimi dikkatle dinleyin. Elime geçen bu kitap ne benim arayışlarımın ne de merakımın meyvesidir. Allah’a kulluk görevimi yerine getirmekte olduğum, güneşin dünyaya umut vaad ederek ışık saçtığı mübarek bir günde, secde edecek iken yerde belirmiş uğursuz bir kitaptır. Allah’ın huzurunda alnımı yere koyacak iken bu kitabın lanet olasıca kabına koymuş idim alnımı.
Önce tarif edilmesi imkansız bir mutluluk kapladı bedenimi ve ruhumu. Zamanla anladım ki bu unutulmuş uğursuz öğretilerin bulunduğu bir lanetmiş. Bu şeytanın ta kendisi tarafından yazılmış olsa gerek diye düşündürtecek bir kitapmış. Ve bu uğursuz kitap önce merakımı cezbetti ancak içindekilerin taşıdıkları uğursuzlukları buyur edince bedenime ve ruhuma istemeden yahut isteklerimin sonuçlarının farkında olmadan, gördüm yaptığım hataların ağırlığını ve ezildi ruhum günahlarımın altında. Kalakaldım çaresizliğimle baş başa. Karşı gelmiştim dinimin kurallarına. Kıymıştım zevk için nice canlara ve kıydığım canların kanı kaplayınca ruhumu çok geç olduğunu da anladım affedilmemin onun huzurunda.
Tarif edilmez acılarla kavruldum ve kavrulan ruhum aynı kaderle yüzleşsin istedi bu kitap ta. Ama ona ne ateş işliyordu ne de başka bir şey. Sayfalarını ne kadar lime lime ettiysem ardından yine eski hallerine büründüler.
Artık kaçış yoktu karanlığın ortasında benim için ve kitabın uğursuz sayfalarında aradım kurtuluşumu, her şeyin başladığı yerde olmalıydı bitişi de bu uğursuzlukların. Aklın sınırlarını çoktan terk etmiş lanetlerin pençesindeydim. Ne bir lokma yemek yiyebiliyordum ne de açlıktan bayılabiliyordum. Anlayamadığım şeyler bedenimi ele geçiriyordu adeta. Kıymak istediğim canıma bile kıyamıyordum. Bedenim artık benim değildi sanki. Onu bir barınak gibi kullanıyorlardı adlarını bile zikretmekten tiksinti duyduğum tuhaf şeyler. Evet, şeyler. Onlara bahşedecek, kurban edecek başka bir kelime bulamıyordum. V e benliğime sahip oluyorlardı benden çok.
Sesleri ruhumu donduran yeller, rüzgarlar duyuyordum dışarıda bir tek yaprak dahi yerinden oynamazken. Ve ölüm benden çok uzaktaydı artık. Ölebilmenin yollarını arar olmuştum. Aylar süren çevirilerim sonucunda kitabın sayfalarında bir söze rastladım. Bu sözü anadilimde yazacağım ve kitabın yerini, yazıldığı lisanını ve diğer her şeyini ruhumla birlikte Allah’ın cennetine götüreceğim hala orada bana bir yer varsa.
Şöyle diyordu kitap;” Hayatın sonuna erişmekse amacın çok yakınsın nihai sona ama bir o kadar da uzaksın amaçlarına” diyordu . Altında yazanlara göre bunları bir rituelin ardından ki kesinlikle açıklamam, açıklayamam bu lanet olası işi, duvara okumalıymışım yedi kez.
O gece yaptım bunları ve tamamlandı bu adını dahi anmak istemediğim rituel. Ve uyku bastırdı ruhuma, karşı koyamadım ve dalıp gittim düşler imparatorluğunun yabancı hudutlarına.
Kalktığımda amacıma ulaşmış sayıldığımı gördüm. Bedenim dün gece yattığım yerde cansız, buz gibi duruyordu ve duvarda işaretler vardı. Dün gecenin uğursuzluklarını bana hatırlatan, bilmediğim işaretler belki de unutmak istediğim işaretlerdi onlar ama başta zannettiğim ve zannettiğiniz gibi bir ruhtan ibaret değildim, bedenime sahiptim ama üzerimden yükümün bir kısmı kalkmış gibi tuhaf, düşünmesi bile tüylerimi diken diken eden bir duygu vardı. O an duvardaki şeffaf deliği fark ettim ve bu satırları yazmaya başladım hatırlamadığım bir zaman diliminden sonra bitirdim yazımı ve bıraktım kendimi deliğin renksizliğinin içine doğru. Atarken kendimi renksiz derinliklere kurtulmuştum sanki lanetli misafirlerimden ama bu yolculuk bir son değil nihai bir başlangıçmış ne yaparsam yapayım devam edecek.
Ezan sesi geliyordu uzaklardan, sonra ses yaklaştı yaklaştı ve yanı başımdan geliyordu artık. Bir uykudan uyanır gibi açtım gözlerimi avlusuna caminin ve tabutun önündeki resmi gördüm. Saf ve temiz bir çocuktu bu, aynalarda görmeye alışık olduğum yüzün gençliğiydi, çocukluğuydu; yalnız geçen çocukluğumun tek hatırasıydı...
“Hatıralarım kayboluyor ve yerine yenileri peydahlanıyor zihnimde ama hepsinin sonu aynı; musalla taşındaki yeşillere sarılmış tabut. Ve hayaliyle yaşıyorum musalla taşındaki tabutta olmanın ve kurtulmanın bu sonsuz işkencenin pençelerinden. Elveda, başka hatıralarla süslü başka bir hayatımda görüşünceye dek! Etrafına iyice bak zavallı şahidim, gördüğünü sandıklarından biriyim bugün ve yarın, kim bilir?”
“Hatıralarım sürekli değişirken bu yazılar kalıyor bir tek geriye ve artık kaybedemediğim hayatımda korkuyorum bir deli olmaktan ve saklayacağım bu defteri en gizli köşelerden birine sakladığım gibi o uğursuz kitabı. Ve eğer gün gelir de bunları okuyacak bir talihsiz gelirse bu dünyaya ona tavsiyem duvarlardan uzak durmasıdır. Çünkü duvarlar insanoğlunun aklının alamayacağı şeylerin önünde yükselmiş berzahlardır ve onlara bazı bilgilerden haberdarken yaklaşırsan senin daha fazla nefes almanı istemeyebilirler.”

1 yorum:

Berkay dedi ki...

"Kıymıştım zevk için nice canlara ve kıydığım canların kanı kaplayınca ruhumu çok geç olduğunu da anladım affedilmemin onun huzurunda." bu cümledeki devriklik çok hoşuma gitti, ustaca olmuş. Fakat son cümledeki "bilgilerden" kelimesi yerine başka bir şey düşünülebilir mi acaba? daha gizemli bir kelime gibi..

sonuçta çok güzel bir hikaye..

Eskiden Kalanlar

Kimim?

Eren
İstanbul, Turkey
Yazının veliahdıyla karşı karşıyasınız, insan sayılır işte, öyle her gün sokakta da görebilirsiniz, tabii şanslıysanız...
Profilimin tamamını görüntüle