HAYAT IRMAĞI
Ömür, akarsuyun akışına benzer. Akarsuya kendini kaptırıp giden her insanın amacı onun kıyısına kıvrılıp bu hengameyi dışarıdan seyretmektir aslında. Çünkü akarsuda yol almak zordur. Su, köpüklerini bırakıverir ağzından ve hışmıyla seni katar önüne durmaksızın ilerleyeceğin o uzun yola doğru.
Bir akarsu yatağında yol almaya başlamaya benzer doğmak. Sürekliliklerin esas olduğu bir dünyaya gelmişsindir artık. Çare yoktur, yola devam edeceksin. Yıllar önce ben de öyle yaptım, yaptırıldım. Hayat ırmağından bir yudum almaktı tek amacım, gidermek için yakıp kavuran susuzluğumu, olmadı. Buluverdim suyun içinde kendimi, durmak istedim; istemekle kaldım. Çaresizlik bu olsa gerekti.
Seçenekler kalmamıştı. Bu durumun farkına varışım, dönüp hayatla yüzleşmem oluverdi. Hayatı o gün, o anda tanıdım. Sevdim hayatı, suyu, maviyi... Hayat maviden ibarettir. Onun haricindeki renkler önemsizdir, önem arz eden mavidir. Ben ilk maviyi gördüm, ben ilk maviyi sevdim.
Evimdeyim şimdi. İki katlı şirin bir evdir. Ortalık sakinse eğer dalgaların kıyıya vuruşlarının sesleri gelir kulağınıza. Evimin birkaç metre önünde kayalıklar, ardında da her mevsim azgın dalgalar doğuran deniz vardır; mavinin ta kendisi vardır, sevginin ta kendisi vardır.
Yakınlarda öyle çok ev yoktur. Sevmiyor insanlar sessizliği, yalnızlığı artık. Oysa sessizlik bir bakıma mutluluktur, huzurdur...
Boğaz eskisi kadar güzel değil artık. Kirlettiler, sadeliğine lekeler peydahladılar artık. Evim yapayalnızdı, yaklaşmaya başlıyor artık hızla artan evler bize doğru. Eskiden hava bu kadar basık ve puslu değildi. Yazık! Üzülüyorum şimdi torunum için, göremediği İstanbul için. Ama İstanbul öyle bir şehir ki en çirkin halinde bile çekiciliğinden hiçbir şey kaybetmiyor. Dün de çok aşığı vardı yarın da olacak...
Belki artık evimin yakınlarından denize girmem hayal oldu ama anılar teselli ediyor. Belki Caddebostan Plajı artık eskisi gibi cıvıl cıvıl değil ama olsun şimdi de bir ayrı güzel. Hiç değilse çirkinleştiğini kabul etmek istemiyor gönül bu kadar bağlanmışken İstanbul’a...
Şöminedeki odunların çıtırtısı, kulağımı okşayan bir melodiyi andırıyor. Çıtırdayışlar; biraz vahşi, yıkımı andıran sesler ama küllerinden doğan bir anka kuşunun gözlerindeki huzurun kadifemsi hissini bırakıyor ruhuma adeta. Çıtırdayışlar; çiğnendikçe tadının yoğunluğu daha da artan bir yemek gibi, öylesine müthiş ki ağzı terk edip boğaza varsa bile o mayhoş, hafif buruk ama bağımlılık yaratacak denli leziz tadı devam ediyor katbekat artarak.
Yalnızlıktan bahsettim lakin yalnızlık dediğiniz tek başına olmak değildir tam anlamıyla benim için, benim yalnızlığımı paylaşan bir de torunum var. Biz bize yaşar gideriz huzur içinde. Birikimlerimle övünmeyi sevmem ama bu genç adamı yetiştirmeye fazlasıyla yeteceklerine eminim.
Ali, torunum, canımdan parçam, hayatımın neşe pınarı...
Oğluna benzerdi oğlum da. Ali’nin gözlerinde anılarım canlanır. Eski, güzel günler gelir kapımı çalar. Buyur etmemek de olmaz hani, severek kabul ederim bu kadim dostları ruhumun en güzel köşelerine.
Ali henüz çok küçük ama içim içimi yiyor. Biliyorum, bir gün gelecek ve o masum dudaklarının arasından annesiyle babası çıkıverecek. Eminim ve hazırlamalıyım bu duruma kendimi. Mutluluk ve huzur baki olamaz her daim. Olsun ister gönlüm lakin nihai olana engel olmaya yetmez gücüm. Ne yapsam boş, bir gün merak edecek ve ebeveynlerinin akıbetlerini soracak bana. Ben istemesem de anlatmayı, mecbur kalacak dilim doğruları aktarmaya o küçük, masum kulaklara.
Bu düşünceler kafamı kurcalarken bir kaçış yolu aradım, yerimde hafifçe kımıldandım. Eski, ahşap ev takırdıyor, gıcırdıyordu. Hele bir de rüzgar esmeye görsün. O zaman evin, toprağın bağrından sökülen bir ağaç gibi sürükleneceğinden korkarım. Neyse, şiddetli bir gıcırdama geldi sağ tarafımdan. Yavaşça doğruldum ve o tarafa baktım.
Vitrini gördüm. Geçmişimin barınaklarından biri, hatta en güçlüsüydü. Anılar, fotoğraflar, mektuplar hepsi oradaydılar. Ruhumu derin bir hüzün ve yanı sıra huzur kapladı. Hüzün kaybedilenlerimdi diğer taraftan huzursa o günleri yad etmemdi. Geçmişim mutluluklarla bezenmişti lakin her güzel anın bir sonu vardır ve o son beni anılarımdan uzaklaştırır hatta korkutur oldu.
Karasızlıklar içinde yürüdüm vitrine doğru. Hazır mıydım buna, bilmiyorum. Geçmişle yüzleşmek çok zordur, vicdanla yüzleşmek gibi. Lakin kararımı vermiştim, korkmaksızın ilerleyecek ve hatıralara gömülecektim kendi arzularımla.
***
“ Baba! Baba! Bak, yüzebiliyorum!” diye bağırıyordu biricik oğlum. Ne de mutluydum o sıralarda. Hayattaki en büyük aşkım olan maviyi benim gibi seviyordu oğlum da. Bundan öte bir mutluluk olamaz diyordum o zamanlar lakin hayat daha nicelerini gösterecekti ben bu durumdan bihaberken.
“Baba! Sen de gelsene suya! Çok eğlenceli! Aynı bana anlattığın masallardaki gibi!” diye bağırıyordu oğlum. Ama hiçbir zaman bilemedi o anlattıklarımın masallardan öte gerçek hayattan olduklarını. Bir çocuk hayallerle büyür. Nasıl ilkbaharda gövdesine su yürüyen bir çınar yaprak açar sevinçle, çocuğun da suyu, neşesi hayalleridir; yıkmamak lazım hayalleriyle temel attığı ve çok sevdiği kumdan kalesini.
Yavaş yavaş suya yaklaştım. Severdim delicesine ya, o gün hiç suya girmek istememiştim. Ama oğlum istemişti, kıramazdım. Zorla da olsa adımlarımı ardı sıra attım, su yavaş yavaş bacaklarımdan yukarılara ilerlerken.
Bir anda çığlıklar mutluluk timsali anımızı yok etti. Çığlık çığlığa kalan çocuk, şiddetle kollarını çırpıyor, bir şeylerden kaçmaya çalışıyordu. Hızla yanına gittim, kollarıma aldığım gibi kıyıya çıkardım oğlumu. Nefes nefese kalmıştı. Vücudunu saran ıslaklığın deniz suyundan mı terden mi olduğu belirsizdi. Korkudan gözleri fal taşı misali açılmış, yorgunluktan bitap düşmüş ciğerlerinden derin derin soluyordu.
Önce şöyle bir baktım, yaralanmamıştı. Güvendeydi. Onu korkutan her neyse artık çok uzaklarda kalmıştı. Düzenli solumaya başlayıncaya kadar, ağzımdan tek bir kelime çıkmadı onu yormamak için.
Sonra kendiliğinden anlatmaya başladı; “Bir şey geldi ayağıma sarıldı, kesti sanki ayağımı. Çok korktum. Neydi bilmiyorum ama beni suya çekiyordu. Zor kurtardım kendimi, neredeyse beni yakalayacaktı o canavar. Ama baba, sen hemencecik geldin ve o da korkup kaçtı!”
Bir çocuğun hayallerini kırmamak gerek ne olursa olsun. Belki bencilce davrandım, olsun. Hayallerine yol açtım ki gelişip büyüsünler, onun hayatını renklendirsinler diye. Şimdileri hala sorarım kendime doğru mu yaptım diye, hiç değilse pişman değilim ona anlatmamakla bir yengecin yahut öyle bir deniz mahlukatının ancak birkaç parça kesikten öte bir zarar veremeyeceğini.
O günden sonra uzun yıllar denize girmedi ama olsun, hayal dünyasında yeşerip dallandı, budaklandı. Hayallerini kaybetmemiş bir insan yetiştirdim. Düz düşünmeyen, gerçeğin altında yatanları hayal eden bir insan yetiştirdim. Mutluluğum bu durumdan ileri gelir.
Havuzlar yok muydu sanki? Belki Ankara’ya taşınışı ondandır, denize olan imkansız aşkındandır. Onu bu kadar severken ve onun gizemlerini keşfedemezken, keşfetmekten acizken acı çekiyor ve sessiz çığlıkları benliğini kaplıyordu belki de. Bilemiyorum, belki de onun da benim gibi bir mavilik aşığı olduğunu sadece hayal ediyorum, olsun. Hayaller olmazsa hayatın ne tadı kalır ki? Ben onun da benim gibi olduğuna inanıyor ve bu inancıma dört elle sarılıyorum.
Hem o da maviyi severdi. Aramızdaki tek fark onun aşkını uzaktan yaşamayı tercih edişiydi. Olsun, yaratıcılığından bir şeyler kaybetmek bir yana dursun, o fazlasını kazandı.
Vitrinin koca bir rafı kaleme aldığı hikayeler, denemeler ve romanlarla dolu. Ama ne yazık ki o şimdi soğuk bir mermerin başucunda dikili olduğu bir mezarda istirahat ediyor uzun bir süredir. Ve bu durum da böylece devam edecek. Ama hala mutluysam, bu mutluluk onun hayallerini yıkmadığım ve ona ölse bile ölümsüzlüğü yaşattırdığım düşüncesinden gelmektedir.
***
Sonra başımı hafiften yukarı kaldırıyorum ve torunumu gördüğüm o ilk güne rastlıyorum bir fotoğraf karesinin eskimişlik kokan, duyumsatan griliğinde.
Mutluluk hiç bu kadar yoğun olamazdı dediğim anlardan biriydi sanırım. Öylesine mutluydum ki ayaklarım yerden kesilmiş, göğün ak bulutlarla bezenmişliğinde süzülüyordum kanatsız bedenimle. Duygular yaşanmak içindir. Onları hak ettikleri gibi doyasıya, şiddetle yaşamak gerekir. Yoksa akvaryumdaki bir balıktan ne farkımız kalır ki? Ve o gün, hayatımda hiç olmadığım kadar mutluydum. Kan bedenimde hızla çark ediyor, suratımdan gülümsemem bir an bile eksik olmuyordu.
Tabi her şey geçicidir. Lakin, şimdi anlatması zor bu mutluluğu çünkü çokça hüzünler deşti geçti acımaksızın üstünden o güzel günlerin.
Yanlış hatırlamıyorsam bundan dokuz yıl kadar önce bir kasım sabahıydı. Kalbimde derin bir sancı duydum. Çaresizce olduğum yerde kıvrandım, düştüm. Elimi tutanım, kaldırıp bir bardak su verenim yoktu, yalnızdım. Hüzün sardı dört bir yanımı. Sanki sonum gelip bulmuştu o anda beni.
Ama olmadı. Hayat sıcaklığını çekmekten vazgeçti tenimden. Yaşamamı istedi garip bir amaç uğruna belki de. Kim bilebilir ki? O’nu işine aklı sır ermiyor bazı zamanlarda.
Sonra telefona sarıldım ve hayatın tenimden çıkmaya çalışıp da başaramayışını hayal ettim. Kısa süre sonra gelip ambulansa taşıdılar beni. Hastanenin beyazı içimi bunaltıyordu. Bir de sonsuz gökyüzünün derin, açık mavisi olmasaydı ne yapardım, bir Allah bilir!
Hemen kimlik bilgilerimden yakınlarıma ulaşmışlar. Çok yakınım yok zaten; oğlum, eşi, torunum...
Bana durumumdan haberdar olduklarını anlatan hemşireye biri seslendi. Elinde bir telefonla geldi bir başkası. Oğlum arıyordu. Bir dakika bile dayanamazdı. Duymak isterdi sesimi. Duydu ya rahatladı. İşleri varmış ama üç gün sonra gelecekmiş, öyle dedi. Ama eşiyle oğlunu hemen yanıma yollayacağını söyleyiverdi.
“Birlikte gelirsiniz” dedim dinletemedim. İlla da “onlar gelsin, yalnız kalma” dedi. Kabul etmek zorunda kaldım.
Gelmelerini istemiyor gibi yapmıştım ama içten içe mutluluk yayılıyordu hasta bedenime. Zannetmiyorum ki bir ilaç olsun, bu kadar erken tesir etsin bir hastaya ve böylesine mutlu ediversin yan etkisi olmaksızın.
Ertesi sabah gelinim hastaneden çıkış işlemlerimi yaptırdı. Birlikte eve gittik. Uçak yolculuğunu sordum, Ali çok sevmiş. Uçak yükselirken ağlar gibi olmuş ama hemencecik kendini uçmanın büyüsüne kaptırmış.
Maviye hayran bir nesil daha görmek ailemde, mutlu etti beni fazlasıyla; sonuçta göğün donuk mavisi de hayranlık uyandırıcıydı. Ama Ali evimin manzarasına da çokça hayran kaldı. Gözleri sürekli kayalıklara vuran dalgalarda ve dalgaların arasında bir yükselip bir alçalan martılardaydı.
Dalgaları bile hayran etmişti küçüğü, demek ki İstanbul’un sadece İstanbul olması yeter de artarmış aşık olmak için ona bütün kalbinle, bütün benliğinle...
Acıtıyor yazmak dahi. Nedeni basit çünkü hüzün yaklaşıyor. Hüzün tahmin ettiğimden de hızlıca vurdu beni. Havadaki donuk mavi kızıla vurdu, güneş batıyordu. Eskiler göğü kızıla bulanmış görünce korkar, çok kan dökülecek, acı gelecek derlermiş. Akıllı insanlarmış doğrusu. Bu kadar geliştiğimizi zannediyoruz lakin başımızın üzerindeki alemden ve onun gizlerinden haberimiz bile yok.
Oğlum o akşam gelecekti uçakla. O akşamdan bu yana uçaklara derin bir nefret besler oldum ve bu nefretim her geçen günle birlikte katlanarak artar oldu. Çünkü onu ölüme bir uçak götürdü. Belki haksızım, kinim ve nefretim boşuna ama ne yaparsınız, insanoğlu işte, suçu ille de birine ya da bir şeye atmak istiyor; suçluyum diyemiyor, kabullenemiyor. Tahmin etmekte zorlanmadınız sanırım, ama tahminler her zaman doğru çıkmaz. Aslında hayat nedenlerden ve onların doğurduğu sonuçlardan ibarettir.
Uzun lafın kısası, uçak tek parça halinde yere indi. Ama karanlıkta yapılan yolculuk ondan maviyi çalmıştı. Olsun, mavi her yerdeydi onu görmeyi bilenler için. Mavi güzeldir, acı vermez, ama kızıl öyle midir? Kızıl aşkın rengi olduğu kadar kanın da rengidir. İkisi de tarifi imkansız zevkler ve acılar tattırır. Siyahın hakim olması lazım olan o geceye kırmızı hükmetti. Hükmünün bayrağının rengi kandan geldi.
Eşi, onu hava alanından almak için benim arabamla yola çıktı. Mutluluk dolu bir karşılaşma yaşamış olmalıydılar üç gündür ayrı olan aşıklar. Ama yetmez mutluluk kanın kızılını perdelemeye. Kader bir kere yazmıştır tecelli edecek olanı. İki koca far karanlığı delerek, hızla onlara doğru geliyordu, geldi. Kaçmanın yolu yoktu. Her şey aniden oldu ve bitti. Hayat ırmağının iki müdavimi daha kızgın, kızıl güneşe dayanamayıp buhar oldu, O’na doğru yol aldı. Yazık!
***
Şimdi torunuma gerçekleri anlatmanın zamanı geldi. Hayallerine zarar vermez bunlar, aksine hayallerini şekillendirir. Bir insan her şeyden evvel öncesini bilmeli ki geleceğine ulaşabilsin. Ben ona geçmişini sunuyorum, geleceğini oluşturmaksa onun işi.
Ve bir gün gelecek mavi her yanımızı saracak. O gün geldiğinde burada bir yerlerde olup, belki de şu meşhur ırmağın kıyısında oturup, sonsuz zevk ve mutluluk kaynağı maviliklerimi izlemek dileğiyle...
Haydar Eren AKIN
Ne istediğimi biliyordum ama ona birden ulaşmak beni korkutmuştu. (III. 236)
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Dünde Bıraktıklarım
-
▼
2007
(28)
-
▼
Nisan 2007
(19)
-
▼
20 Nis
(19)
- Ya cin! Ya cin! Ya cin!
- Yıldızlar...
- Acı verse de yazmak gerek...
- Rüzgar...
- Maurice VON BATTERSTEIN
- Bir katil doğuyor kanların içinden...
- Koridorun sonundaki oda
- İyi Bilirdik!..
- Adını Yazmaya gerek yok, çoktan kalbime gömdüm ben...
- Hava bugün çok ama çok güzel...
- Deja vu
- Kehanet
- O
- O SENE HİÇ KAR YAĞMADI
- EL-RAHN I.KISIM
- Hayat Irmağı
- Kağıttan gemiler yapmak
- Yalnızlık
- ...
-
▼
20 Nis
(19)
- ► Temmuz 2007 (1)
-
▼
Nisan 2007
(19)
-
►
2008
(115)
- ► Şubat 2008 (1)
- ► Mayıs 2008 (80)
-
►
2009
(33)
- ► Eylül 2009 (1)
Nexus
- Eren
- İstanbul, Türkiye
- Söyleceklerim olmaya devam ettikçe burada olacağım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder