Gün Batıyor Betonlarla Çevrelenmiş
Şehrimin Üzerinde
Yine bir gün daha batıyor beton kaplı sokakların ardından. Hayat da batan güneş misali yitikleşmekte onun için. Ama uzun zaman önce her şey çok daha güzeldi, hayattan zevk alırdı. Neden bilinmez artık soluk yüzlü ve acılar içindeymiş gibi bir izlenim vermekteydi. Aslında onun yaşadıklarına şahit olduktan sonra ben bu durumuna hak verdim. Lakin benim görüşlerim ne denli önem arz etmekte bilmiyorum. Bu hususta yapılabilecek bir tek şey var o da yazmak. Evet, kesinlikle öyle, yani yazmalıyım.
Hayat da batan güneş misali yitip gitmeden yazmalıyım. Ne zaman sonun geleceğini bilemiyor insan. Yazmalıyım. Duygularım kor haldeyken yazmalıyım ve o zaman ki gelecek, gerçek gün ışığına kavuşacak, bilinmeyenin ardında yatanlar güne merhaba diyecekler.
Anlatacaklarım öyle dünyayı yeni baştan yaratmaya yetecek türden şeyler değil. Ama bir can, teninde gizlenmiş bir can söz konusu. Bir can değil midir ki dağları, denizleri aştırır aşkıyla yahut korkusuyla.
Canım acıyor ama bu acı ne ki onun çektiklerinin yanında. Allah illa ki bir acı verecekse sana bunun bedeni bir acı olmasını rica et o yüce yaratandan. Allah bir insanı acılarıyla ve yanıp kavrulan ruhuyla imtihanlara sokmasın.
Artık insanlar kör ve sağır. Betonlarla sarmalanmış şehirlerimizde görmez olduk diğerlerini. Kapanan gözlerimizin ardında yaşayanlar, evet onlardan bahsedeceğim size. Başka şeyler de anlatmak isterdim tabi ama onları anlatan bol, istemediğimiz kadar lakin gereğince yaptıklarını da söyleyemem ya, neyse.
Uzun zaman oldu yazmaya başlayalı. Aşkı, sevinci, mutluluğu ve heyecanı tattım; çekinmeksizin yazdım. Ah! Allah’ım neden bana bunları yazma zorunluluğunu verdin. Karakter meselesi bir yerde de, dayanamam bu olayın yazıya geçmeden yitip gitmesine. Belki siz okuyanlar bu durumun bilincine varamayacaksınız lakin bir gün gelir belki ve o gün herhangi biri bu yazılan satırlardaki gizleri ve sakladıkları gerçekleri keşfeder.
Bu aynen harcayamayacağın kadar paraya sahip olmak ve onu bir sandıkla beraber gömmeye benzer. Aklımda yer eden oldukça hikaye var ve yenilerine yer açmak için yahut onları ölümsüz kılmak için yazmalıyım.
Kelimeler ardı sıra geliyor aklıma. Hepsi karmakarışık. Nereden başlayacağımı kestiremiyorum. Ama başlamalıyım. Bitiremeyecek dahi olsam başlamalıyım.
Bundan sonrası bana değil ona ait. Ben onun yazdıklarında ve söylediklerine şahitlik ettim. Durumun önemini kavramanız açısından ve yazdıklarımda kurgunun yer etmediğini size yetersiz de olsa ikna etmeye çalışarak başladım. İnanın doğrudan hikayeyi de anlatabilirdim ama onun sadece zihnimden gelen bir kurgu olduğunu düşünmeniz şiddetle mümkün olurdu.
El-Rahn
“ Bana bildiklerini anlatmanı istiyorum kısacası!”
“ Neden?”
“Onlara ihtiyacım var. Her birine, her bir kelimesine ihtiyacım var. Benim ben olabilmem için onları bilmeye ihtiyacım var. Ve sen, ancak sen beni ben yapabilirsin.”
“Sana hiçbir şey anlatamam.”
“Anlatmak zorundasın.”
“Git buradan ve bir daha da gelme. Sana verebilecek hiçbir şeyim yok.”
“Hayır, var. Bana anılarını ver. Seni ıstırabından, beni de sonu gelmek bilmezmiş gibi uzayan arayışlarımdan kurtaracak anılarını ver bana. Yeter artık, ver onları ve bir ruha huzur vermiş olmanın mutluluğu yaşa, geçmişin karanlıklarından sıyrılırken.”
“Sen bana huzuru vaat edemezsin. Sen ki huzura kavuşmaktan aciz olan, terk et evimi. Ve seni evime kabul etmekle yaşadığım pişmanlığın kat ve kat artmasına bir dur de!”
Nasıl olur da bana gitmemi söyler aptal bunak. Anlamaktan da aciz, yapabileceklerimin önünde bir duvar gibi set çekerken nasıl olur da ilmimde ilerleyebilirim ki? Düşün ey zavallı, düşün. Nasıl bir yol bulabilirim de bu sıkıntılardan arındırabilirim bedenimi ve ruhumu.
Yok, hiçbir yol yok. Çıkmazlarımda hapsetti beni. Ve o, rahatlıklar içinde. Haksızlık bu, mutlaka bir yol olmalı.
“O zaman bana bir isim ver, arayışlarımın temelindeki arzulara yön verebilecek.”
“Bir isim istiyorsun başına musallat olmak için, o zaman ben de senin başına musallat olsun diye veriyorum ey yoldan çıkmış, arzunun ve hırsız kölesi olmuş kafir. El- Rahn! Bu ismi üç kez söyle ritüelince ve gerekenleri yap! Biliyorsun. O sana belki arzularının dindiği anı yaşatabilir, ama canını da alabileceğini unutma ey zavallı, unutma!”
“Acıyla kavrulan cana can denmez ey bunak, aç gözlerini de bak. Kimi kandırdığını zannediyorsun sen!”
“Ne oluyor öyle?” diye şaşakaldı zavallı ihtiyar, karşısındaki adamı değişimine şahit olurken. Karşısındaki adamın sırtından iki kanat peydahlanıvermişti. Kanatların pis görünüşleri yavaşça yerini asaletin siyahlığına bıraktı. Teni bronzlaştı adeta ve gözleri donuklaştı.
“Adımı söylememen gerekiyordu ey zavallı ihtiyar!”
Karanlıkların Kaçırdığı Uykularda
Ararlar Hala Mutluluğu
“Ah! Allah’ım! Allah’ım bana güç ver! Bana güç ver ya rabbim! Acılarımla baş etmekten acizim bundan gayrı. Acılar tenimden öte ruhumdan iyileşmesi olanaksız olan uğursuz yaralar peydahladı. Ve tek kurtuluş sende Allah’ım. Yardımını esirgeme şu zavallı kulundan.”
Sesler aralıksız geliyorlardı. Bir an bile kesilmek bilmiyorlardı. Tek göz gecekondusunda sabah gelmeyecek, gelemeyecek kadar uzaktı sanki. Çok uzaktı gün ışığı ona, çok. Hava kararalı bir saat ya olmuş ya olmamıştı. Geceler ona hep zor gelirdi zaten. Ne bir uyku tutmuştu gözleri ne de bir damla huzur bulmuştu zavallı bedeni. Geceler uykusuz, geceler huzursuz, geceler acıya gebe...
Uzaklardan bir çakal uluyordu. Derinden bir ulumaydı bu, insanın kulaklarından ruhuna akan ve oradan da bedenine soğuk bir beton gibi çöken bir ulumaydı. Biz göremez olmuştuk onları ama hayvanlar görür, koklar, duyar yani hissederdi onları. Hayvanlar, küçümsediğimiz hayvanlar bile daha çok şeyi görür oldu son zamanlarda. Ve biz git gide köreldik, körleştik.
Evinde yapayalnızdı. Zaten o hep yalnızdı. Ne sevdiği, ne seveni vardı onun; yapayalnızdı. Ulumayı işitince anılar dalga dalga hücum etti zihnime. Anılar sardı dört bir yanını aklımın. Ruhum şimdiden kopup anıların akışına kaptırmıştı artık kendini.
Bir rüya gibi başladı her şey ama bu ne bir rüyaydı ne de bir kabus; bu gerçeğin ta kendisiydi. Doğduğu günü, bebekliğini hatırlayamazdı ama bilirdi, ona anlatılmıştı. Ona bebekliğini Zeynep Ana’sı anlatmıştı. Öz annesi değildi ama öz annesini tanısa bile ancak bu kadar sevebilirdi bir kadını anne diye.
Doğduğunda ay tutulmuş. Gece kandiller yakmış adeta. Yıldızlar hiç olmadıkları kadar yoğun bir ışıkla parıldamış, nurlarını yeryüzüne cömertçe dağıtmışlar. Ay yüzünü saklamış, bakamamış doğumuna. Zeynep Hatun ebesiymiş kızın. Köy halkının sevip saydığı bir zatmış. Sözü dinlenir, zorda kalana elinden geldiğince ki çokça da gelirmiş, yardım edermiş.
Kırkını geçmiş, yaşlıca bir kadınmış. Yaşı değil yaşadıkları yaşlandırmış onu. Onun gözleri görürmüş. Görmekten maksadım iyi saatte olsunlardır. Onlar da insan gibidir, iyisi de kötüsü de var demiş idi zamanında küçük kıza. Hala aklındadır anasının sözleri.
Bir gün gelmiş, kız artık büyümüş. Merak etmiş anasına, babasına ne olduğunu. Zeynep Ana’sına sormuş. Sormaz olaymış. O zaman bu kadar korkuya kapılmazdım diye düşündü Ayşe. O zaman gölgelerden bu kadar korkmazdım diye düşündü Ayşe. O zaman, bedensiz ayak seslerinden ve gözsüz bakışlardan bu kadar çok korkmazdım diye düşündü Ayşe.
Kuru tahtanın üzerinde bir ayak sesi geldi. İrkilerek döndü soluna. Yere bakıyordu. Tozların arasından bir ayak izi peydahlanmıştı. Bu bir keçi ayağıydı...
Gün Doğmak Bilmez Olduğunda
Bil Ki Onlar Gelmişlerdir
“Burada olduğunu biliyorum. Hep buralardaydın, bunu da biliyorum. Hep beni izledin, bunu da biliyorum. Görün artık gözlerime aklımı yitiriyorum. Deli diyorlar bana inanmıyorum. İnanmak istemiyorum, hissediyorum. Buralarda bir yerde durmuş sessiz sessiz beni izliyorsun, bilmiyorum mu sandın? Biliyorum.”
Zavallı kız, odanın içinde dört dönüyordu. Gecenin köründe ne bu gürültü diye ayaklanıyorlar ama yapacak bir şey yok. Kabullenmek zorunda kalıyor bazen insan, kabullendirilmek zorunda kalıyor.
“Buradasın, gel, görün gözlerime. Beni deli zannediyorlar. Değilim, sen de biliyorsun. Al, götür beni buralardan. Kalmak istemiyorum. Nereye gideceğim fark etmez, tımarhaneye girmek istemiyorum. Biliyorum, oraya da gelirsin ama kabullenemiyorum. Gözük artık, yeter!”
Bu gece zaman geçmek bilmiyordu. Ay tutulmuş, gece karanlığıyla yeryüzünün baştan aşağı sarıp sarmalamıştı. Vazgeçmeye de niyeti yoktu hani.
Bundan yıllar öncesiydi başladı sanrıları kızcağızın. Annesi, üstüne titrerdi lakin nafile. Aklı bir kez yerinden firar etmişti. Ne yapsan boş, aklı uçuvermişti. Boş boş duvarlara bakar, görünmeyen misafirleriyle konuşurdu. Bazı görünür bazı görünmezlerdi misafirleri lakin o hep konuşurdu. Evet, insan olanlar görünürlerdi. Ama zamanla onlar da gelmez oldular onun yanına.
Annesi ne yaptıysa boşuna, onu hayali konuklarından ayıramadı. Doktor mu? Gidilmedik kalmadı ama nafile. Baktılar ya tımarhane ya ev; evinde kalsın istediler. Ama ne bilsinler başlarına aldıkları bu belanın ne denli büyük olduğunu. Çareyi falcılarda, büyücülerde aramaya; o da olmadı.
Annesi yatağında doğruldu, kızının odasından gelen sesleri dilemeye başladı. Hep konuşurdu kızı nöbetlerinde. Çok sık olmazdı lakin şiddetli olurdu nöbetleri. Hele şu son iki haftadır gözüne uyku girmez olmuştu sanki kızın, geceler boyu dolanır dururdu odasında. Odanın zemini arşınlanmaktan bıkmış usanmıştı bir o vazgeçmedi bu sevdasından. Bazen alçak, bazen yüksek sesle düşünür, konuşurdu. Hep birisi ya da birileriyle konuşurdu ama hiç cevap geldiğini duymamıştı.
Hocanın biri, cinler musallat olmuş dediydi de telaş ve korku sardı bedenini. Ne yapsa bilemedi. Girmeye dahi korkar oldu odasına. Cin musallat oldu muydu anasını bile tanımaz, tek kaşık suda boğuverirmiş diye çalındı kulağına. Acı dolu feryatlar etmeye başladı kız. ne yapsa bilemiyordu.
Sonunda kızın babası dayanamadı, kalktı. Kızının odasına doğru yöneldi.
Kız, çığlık üstüne çığlık atıyor, ciğerleri adeta paramparça ediyordu. Annesi korkudan ne yapacağını şaşırmış odanın kapısından çıkan kocasına bakıyordu. Gitme, diyesi geldi ta dilinin ucuna dek lakin diyemedi.
Beş dakika ya geçmiş ya geçmemişti sesler bıçak gibi kesilivermişlerdi. Kadının iliklerine kadar bir korku dalgası yayıldı. Ne yapsa boştu. Zaten kıpırdayacak takati dahi kalmamıştı. Dizlerinin bağı çözülmüş, oturduğu yerde kalakalmıştı.
Gün doğmak, sessizlik bozulmak bilmiyordu. Gücünü topladı ve kızının odasına yöneldi. Bir iki kez kocasına seslendi ses gelmedi. Cinler mi musallat olmuşlardı acaba kızına, kocasına. Kocasının kalbi vardı, yığılıp kalmıştır diye düşündü, telaşlandı. Hızlandı adımları, odanın kapsısına vardı. Kapıya elini atmasıyla çekmesi bir oldu. Kapı alev gibi yanıyordu ama ne bir kızıllık ne de buhar görünüyordu. Eli sızlamaya başladı. Ayağıyla ittirdi. Terliğin lastik ucu kapıya yapıştı. Ayağından attı terliği. Korku, bedenine hükmediyordu artık. Ama nereden geldiği bilinmez bir cesaret onu hareketlendiriyor, adım üstüne adım attırıyordu.
Atmaz olaydı o adımları...
Oda bomboştu daha önce hiç kimse olmamışçasına...
Hayat Zannedildiğinin Aksine
Acımasızdır Her Daim
“Pişman değilim!”
“Demek pişman değilsin Ademoğlu! İlginç biri olduğunu mutlaka sana söylemişlerdir bu güne değin. Ama ne gibi bir belayı başına musallat ettiğinin farkında olmaktan acizken, pişman olmayışın ne kadar da ironik doğrusu.”
“Benden alabileceğini aldın, geriye bir canım kaldı. Onu da al istersen, ne fark eder ki bu dakikadan sonra? Al hadi, durma! Kanım ellerine bulaşsın bir daha çıkmamacasına. Ve şunu bil ey hilkat garibesi; ben hiç değilse bir insanım ve onun sevdiği kulu olarak yaşadım, yaşıyorum ve gerekirse böyle de öleceğim, fark etmez. Ama sen, evet, sen hiçbir zaman huzura erişemeyeceksin. Durma ey ifrit, al canımı ve başına gelecek korkunç akıbetin alevlerini biraz daha korla!”
“Aptal beni adem, hepiniz aynısınız! Hayattan ne kadar da kolay geçebiliyorsunuz. Ey Allah’ım gör şu gözde kullarını! Bizlere kafi görmediğin dünyayı verdiklerin, orada yaşamaktan dahi acizken nasıl olur da dünyamıza ortak koştun bu zavallı haşeratı?”
“Allah inananlarladır!”
Devasa kollarından birini kaldırdı ve zavallı adamcağızı tek vuruşta ezdi. İfritin gözleri kibir ve intikamla parlıyordu. Onun intikama susuzluğunu nice ölümler dindirememişken, bunun dindirmesi olası değildi. Arkasını döndü ve arkasında kanlar içinde yatan insanın dediklerini düşünmeye başladı.
Artık ne fark ederdi ki? O, ölmüştü. İster cennete gitsin isterse de karanlıklar kaybolsun fark etmezdi, şimdiye kadar da fark etmemişlerdi zaten. Onlar önemsiz yaratıklardı. Temizlemek lazımdı dünyayı. Eskisi gibi cin ırkının olduğu ve hüküm sürdüğü bir diyar olmalıydı. Azazil’in hüküm sürdüğü, Azrail’in insanı yaratmak için bir parça çamuru Allah’a taşımak için yere ayak basmadan önceki günler gibi olmalıydı.
Bunun için çalışıyordu...
Çabasının boşa olduğunu düşünmüyor değildi bazı bazı ama o hayata dört elle sarılmışsa amaçlarının sonundaki huzuru tattırmak içindi ruhuna. Sokağı döndü ve kayboldu bir binanın içine girerken. Kim bilebilir ki bir sonraki kurbanın kim olacağını. Aslında hepsi aynıydı, bir yerden başlamak gerekti sadece fazla göze batmadan. Yılların deneyimi sayesinde de ölümleri gölgelemeyi öğrenmişti. Mesela deminki adam, cüzdanındaki beş kuruş için öldürülmüştü başka bir Ademoğlu tarafından...
Aşk Bir Yalandan İbaretti
Onlar İçin
O sabah erken kalkmıştım. Elime rasgele bir gazete aldım gazetelikteki tomarın içinden. Orta sayfalardan birindeki garip bir habere gözüm takıldı. Gasp edilmiş ve ardından da hunharca katledilmiş bir zavallının resmi; altında da oldukça klişe görünen metni. Gazete şöyle diyordu;
“Dün sabaha karşı üç sularında kimliği belirsiz kişi ya da kişilerce öldürülen adamın kimliği henüz bulunamadı. Vahşice katledilmiş cesedin ceplerinin öldürüldükten sonra boşaltıldığı ve içindekilerin çalındığı polis tarafından söylenirken para uğruna bu denli korkunç bir eylemin yapıla geldiği şehrimizde hayat güvenliği sorunumuzu gazetemiz olarak bir kez daha hükümetimize, polis teşkilatımıza sizlerin huzurunda dile getiriyoruz.”
Oldukça tiraj yapmış olsa gerek bu yazılarla. Manşet de oldukça ilgi çekiciydi; “İstanbul’da Dehşet”. Ama içimden bir ses bana gerçeğin bu kadar basit bir gasp eyleminden fazlasını sakladığını fısıldıyordu. Son günlerde bu tip haberler fazlaca yaşanır olmuştu şehrimizde.
Anlamakta güçlük çekiyorum doğrusu. Ne oluyor da bu insanlar böylesine sapkın eylemleri yapmaya itiliyorlar? Akıllarından geçenleri anlamaya çalışmak bir yana dursun, bunları yapacak cesareti nereden buluyorlar, anlayamıyorum ne yazık ki. Belki de beyaz ticaretinin önemli duraklarından birinde olmamız bunun sebebidir. Olası bir sonuç tabi.
Bu gün çok ama çok mutluyum her şeye rağmen. İçimde filiz veren ve dallanıp budaklanan mutluluğumun yaprak vermesini değil bu haber bir katliam bile önleyemez. Geleceğin ne getireceğini bilemezsin sonuçta ama hayaller, inançlar ve umutlar olmadan da gelecek günler mana taşıyamazlar.
Benim için çok önemli olan biriyle görüşeceğim bugün. Bir arkadaş, şimdilik. İçimden hızla kabaran sıcaklığı hissediyorum tüm uzuvlarımda aniden. Onu tekrar görecek olmanın verdiği mutluluğun yerini alabilecek bir mutluluk hatırlamıyorum şu güne dek yaşanmışlıklarıma bir göz atınca.
Aşk ne zaman gelir anlayamaz insan. Anlaması da mümkün değildir galiba. Bu anlık bir histir. İnsan bir başkasında hoşlanır, sonra aradan biraz zaman geçer ve o alevli duygular yerini şubat yellerine bırakır. Ama ne pahasına olursa olsun aşk, yaşanmaya değerdi. Yaşamayan anlayamazdı bu tanrı vergisi nimeti ve laneti...
İyiliği ve kötülüğü bünyesinde harmanlamış bir şeydi aşk. Anlatılması zordu. Nasıl olurda bu kavramı üç harfe sığdırıp dillere dolayabilmişler hayret ederim. O, kelimelerle, sonsuzmuş gibi uzayıp giden satırlarla anlatılası bir şeydir. Evet, bir şeydir. Ona ne bir duygu ne de başka bir üst başlık bulamazsın, bulsan da onu başlıklara sığdıramazsın. O, tektir. Aldığın nefes gibi ihtiyaç; nefesteki kokular gibi bazen iyi bazen berbattır. Acıyı da çektirir, mutluluğun alasını da yaşatır.
Bir an aşık mıydım diye düşündüm, emin olamadım; o zaman aşık değildim, değilim. Belki olacağım ama. Kim bilebilir ki ne olup biteceğini ilerleyen günler ve geceler boyunca. Bilinmez, bilinemez.
Kapıyı araladım ve kendimi dışarıdaki dünyaya bırakıverdim. Çaresiz ve yapayalnızdım gelip geçen insanlar arasında. Her yanımdan onlarca suret geçmekteydi. Kimini tanıyor yahut tanıdığımı sanıyor kimini de tanımıyordum ki tanımadıklarım oldukça fazlaydı. Gelip geçenler değildi beni mutlu kılan. Şehrimdi, ben belki de yaşadığım şehre aşıktım.
Tarih kokan semtlerde dolaşmaya bayılırdım. Hisseder ya da hissetmeye çalışırdım duvarlara kazınmış duyguları. Yıllara nispet ayakta kalmış harikalara bakmaya doyamaz, dolaşırdım sokak sokak şehrimi. Evet, benim şehrim. Burası kesinlikle benim şehrimdi. Her karışına aşık olduğum İstanbul’um. Seni kirletiyorlar ama, dur diyorum sesimi dinletemiyorum ey sevgili yarim İstanbul.
Kimler senin bağrına bunca derin yarayı peydahladı. Hangi soyu bozuklar, anlat bana ey sevgili yarim İstanbul. Kim senin yüzüne kırışıklıklar kondurdu. De bana birer birer. Eksik etme bir tek kelimeni bile. Sakın çekinme benden, ben ki senin sadık yarınım, gel de yarenlik et şu gönlü yaralı yalnız aşığına.
O, karşımda. Kısacık bir etek giymiş. Hava güneşli. Hem hava hem de o, içimi fazlasıyla ısıtmaya başlattı. Aklım başımdan gitti adeta onu görünce. Bu aşk değil. Ben onun hayaline değil bedenine yanıyorum. Kandırmamalıyım kendimi, saplanmamalıyım boş ümitlerle. Aşkın denizlerine açılmama daha çok var. Olsun, gerekirse yıllar olsun ama aşk benim olsun. Bir ömrü heba etsin ama aşk benim olsun.
Gençliğimde gelsin ama. Kan damarlarımda halen hızla çark ederken gelsin ve doyasıya bir ömür geçirelim, aşkların en güzeli kalbimde ve gözlerimin baktığı her yerdeyken.
O da bana bakıyordu. Neler hissediyordu acaba diye geçirdim içimden, cevap bulamadım sorularıma. O, bağımlı kaldığım bir aşk değildi ama hoşlanmadım da diyemem onunla göz göze olmaktan. Ceylan gözlü narin bir güzellik ürkekçe karşımdaki sandalyede oturmaktaydı. Sessiz ve derinden beni süzüyor, korkuyor belki de çekiniyordu. Bir belgesel sahnesiydi adeta. Bir yırtıcı rolünde hissettim o an kendimi. Beni yansıttığına inanmasam da memnundum yeni rolümden. Avımı dikkatle inceliyor, zayıf yanlarını bulmaya çalışıyordum.
Saldırmak için en uygun zamanı kollarken, yavaşça yerinden kalktı. Tuvalete gitmesi gerektiğini nazikçe söyledi ve bir kuğu gibi süzülerek ilerledi. Şiir gibi bir gidiş. Sen böyle git yarim, ben sana bakmaya doyamazken cehennemin kapılarından bile geçerim. Gidişin beni sarhoş etti, kim bilir dönüşün neler vaat edecek şu pır pır atan kalbime.
Dakikalar ardı ardına geçiyor ama o gelmiyordu. Bekleyişim çok uzun sürmedi meraklandım ardından ilerledim. Garsona tuvaletin yerini sordum gösterdi. Ama bir tuhaflık vardı. Adam benden gözlerini kaçırıyordu. Anlayamadım. Neden böyle davrandığını ama olsun, hemen bayanlar tuvaletine vardım. Tuvaletten çıkan genç bir hanımefendiden içeriye bir bakmasını rica ettim, durumu izah ettikten sonra.
Kadın birkaç saniye sonra çıktı. Şaşkın bakışlarla tuvaletin boş olduğunu söyledi. İnanamadım, girdim kendim baktım. Boş hem de bomboştu. Hızla geri döndüm masaya, boştu. Boşluktaydım. Ellerim, ayaklarım boşaldı sanki. Kendimi en son düşerken hatırlıyorum. Şimdi mi? Boş verin. Ne önemi var ki?
Ne istediğimi biliyordum ama ona birden ulaşmak beni korkutmuştu. (III. 236)
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Dünde Bıraktıklarım
-
▼
2007
(28)
-
▼
Nisan 2007
(19)
-
▼
20 Nis
(19)
- Ya cin! Ya cin! Ya cin!
- Yıldızlar...
- Acı verse de yazmak gerek...
- Rüzgar...
- Maurice VON BATTERSTEIN
- Bir katil doğuyor kanların içinden...
- Koridorun sonundaki oda
- İyi Bilirdik!..
- Adını Yazmaya gerek yok, çoktan kalbime gömdüm ben...
- Hava bugün çok ama çok güzel...
- Deja vu
- Kehanet
- O
- O SENE HİÇ KAR YAĞMADI
- EL-RAHN I.KISIM
- Hayat Irmağı
- Kağıttan gemiler yapmak
- Yalnızlık
- ...
-
▼
20 Nis
(19)
- ► Temmuz 2007 (1)
-
▼
Nisan 2007
(19)
-
►
2008
(115)
- ► Şubat 2008 (1)
- ► Mayıs 2008 (80)
-
►
2009
(33)
- ► Eylül 2009 (1)
Nexus
- Eren
- İstanbul, Türkiye
- Söyleceklerim olmaya devam ettikçe burada olacağım.
1 yorum:
Devamını merakla bekliyorum...
Yorum Gönder